'Hızır'dan sonra deniz'
El şeklinde kapı tokmaklı, doğal taş renginde duvarlı, hepsi iki ya da üç katlı, yan yana dizilmiş, arabanın giremeyeceği kadar dar sokaklar ve birleşince labirentler oluşturan evler var Antakya'da. Hepsi çok güzel, ve neredeyse hepsi bir o kadar köhne ve eski. Tek lüks görüntüsü pencerelerden sarkan sardunyaların olduğu bu evlerin yanına yöresine park edilmiş Antakya plakalı son model Fordlar, Passatlar müthiş bir kontrast oluşturmuş. Evlerle insanların kıyafetleri de öyle. Mini etekli, askılı elbiseli kızlar Akdeniz'in son durağında rahatça salınıyorlar. Çarşının ortasında, caminin yanındaki 'Corç Mücevherat'ı' nasıl kimse yadırgamıyorsa, daldırıp başımı örtmeden girdiğim camide de kimse beni yadırgamıyor. Sokaklarda insanlar tek tük. Gündüz sıcağın altında pek kimse dolaşmıyor. Balkonun birinde omuzlarından mandallarla yanyana asılmış üç beyaz gelinlik, hafifçe esen rüzgarın etkisiyle bir kabarıp sönüyor.
Sokaklardan Kurtuluş Caddesi'ne soluk soluğa vardığımızda karşımıza İnci Kıraathanesi çıktı. İki katlı, ikinci katındaki ahşap üzerine siyah demirli balkondan aşağıya doğru sardunyalar sarkan tarihi bir binanın alt katına yayılmış, kocaman bir kıraathane. Bütün kapıları açık olduğunda sokakla birleşiyor. Kıraathanenin içinde ama dışarıda oturuyorsunuz. Yerler desenli karo döşeli, duvarları beyaz alçı ve su yeşiline boyalı. Siyah beyaz Antakya fotoğrafları, kocaman antika bir duvar saati ve eski bir ecza dolabından kotarılarak yapılmış minik bir kütüphanesiyle tertemiz. Çoğu ahaliden 60 yaş üzeri amcalar, ütülü pantolon ve açık renk gömlekleriyle oturmuş ya gazete okuyor ya da kağıt oynuyorlar.
Hemen yan masamızda yusyuvarlak mavi gözlü bir amcayla selamlaştık. Lafı kim başlattı hatırlamıyorum ama oturduktan beş dakika sonra koyu bir sohbetin içindeydik. Hasan Amca 80 yaşındaymış. Antakya Adliyesi'nden yazmanlıktan emekli olmuş. Sekiz çocuğu varmış, altı kızı öğretmen iki oğlu da doktormuş. Ben ilk sohbet donukluğunü üzerimden atamamış, 'Raki, lokum, çöp şiş çok guzel' salaklığıyla 'Antakya, çok güzel, çok temiz' dediğimde hemen 'E Fransız terbiyesi gördük biz. Herkes geçti burdan, hala onların izini taşırız' diye konuyu hemen kıvama getirdi. Arapça, Türkçe ve Fransızca konuştuğu için Adliye'de tercümanlık da yapmış. 'Ben çok adam kurtardım gençliğimde. Yahudileri yakalayıp bana getirirlerdi, bunları ver diye. Onlar da korkardı. Bir defasında üç Yahudi getirdiler, ben Arapça tercümanlık ediyorum, çaktırmadan dedim ki bunlara ''Bakın ben sizi buradan nereye isterseniz oraya götürcem. İnanmadılar bana. Korktular. Aldım bunları şu sağdaki sinegogun hahamına götürdüm. Bana inanmıyorsanız buna sorun beni'' dedim. O zaman inandılar, sonra hahama bıraktım onları, orda kaldılar, sonra da kaçmışlardır herhalde' diye beni hayretler içinde bırakan hikayeleri ardı ardına gülerek anlatıverdi. Bir yandan Deniz Gezmiş'le oğlunun vaktinde yakın arkadaş olduğunu gururlanarak anlatırken, diğer yandan yaşlılıktan dolayı olayları iyi hatırlayamamaktan dem vurup, verdiği örnekle beni de kalbimden vurdu. 'Ben sonradan öğrendiklerimi unutuyorum da daha eskiden öğrendiklerim aklımda. Mesela Türk istiklal marşının bazı sözlerini kaçırıyorum, aklıma gelmiyor ama Fransız istiklal marşını hepsini bilirim' deyip söylemeye başladı. Eliyle, koluyla, bağıra bağıra, yüzümdeki dehşet ifadesine güle güle söyledi.
Haliyle orada yaşayan hıristiyanları soruyoruz, haftalardır Ankara'da İstanbul'da kopan fırtınaları düşünüp Ermenileri daha bir alçak sesle soruyoruz. Cevaplar yine gayet doğal, gayet içten geliyor. 'Var var, ama az kaldılar. Eskiden mahalleler ayrıymış ama şimdi gayri müslim de az kaldığı için herkes her yerde yaşıyor. Bak sağdan git orda katolik kilisesi var. Git gez.' Ankara'nın İstanbul'un milli korkuları buraya ulaşmamış. Biz dikkatli konuşalım, hata yapmayalım diye çırpınıp kelimeleri cımbızla seçerken Hasan Amca ve İnci Kıraathanesi'nin sahibi Züheyr Amca biraz da bizim kırık dökük halimize şaşırıp gülerek bütün sorularımızı tek tek yanıtlıyorlar.
Antakya'lı amcaların dertleri dinden, azınlıklardan çok, tamir etmelerine bir türlü izin verilmeyen evleri. Hepsi sit alanı ilan edilmiş, o yüzden çivi çakamıyorlarmış ama gelip devlet de birşey yapmıyormuş. Hasan Amca 'Yıkılcak bunlar, iki evim var benim dededen, bomboş,' diye dertli. Avrupa Birliği'nden ev tamir ettirmek için para da geliyor diye kulaklarına da çalınmış ama kim kime neden para veriyor tam olarak anlamamışlar.
Antakya'da herkes Antakya’lı. Yerinin sapalığından mıdır, kuşların göç yolu olduğu için havaalanı yapılamadığından mıdır, ne çok fazla göç almış, ne de çok fazla turist geliyor. Antakya'da binlerce yılın geliştirdiği kozmopolit şehir kültürü, dünya metropolü diye övündüğümüz İstanbul'dan kat kat üstün. Belkide Türkiye'ye 1939'da katıldığı için Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Türkleştirme ya da daha sonraki İslamlaştırma politikalarından pek nasibini almamış. Bu nedenle 'biz ve onlar' duygusu yok gibi. Diyarbakır'daki korku, Tunceli'deki utanç duygusu burada yok.
İnci Kıraathanesi'nden kalkmak için hesabı istiyoruz. Hasan amca son bir hamleyle kolumu hafifçe tutup. 'Herşey burda olmuş, herşey. Bütün dinler burdan geçmiş. Sen şimdi gitçen ya Samandağı'na,' diyor. 'Eee?' diyorum. 'İşte giderken tepeden denize bak, Hızır Aleyhisselam ilk defa plajın tam orta yerinde görülmüş' diye tuhaf bir cümle kuruyor. 'Nerde? Nasıl yani? Sudan mı gelmiş adam?' diye soruyorum. Cehaletime gülüyor 'Yok yahu. İlk kez orda görülmüş, tam kıyıda. Yanında da Musa varmış. Hızır denize ilerlemiş, Musa'da gelmek istemiş. O da ''Sen gelme, beceremezsin'' demiş. Sonra denizin üzerinde yürüyüp gitmiş. Hızır'dan sonra deniz yani,' diye anlatıyor yine ses tonunu yine hiç bozmadan. Antakya'da herşey çok 'normal.' Züheyr Amca gazoz verirken kullandığı ses tonuyla Ermenileri anlatıyor, Hasan Amca evini nasıl tamir ettirebileceğini sorarken kullandığı ses tonuyla Hızır'ın nasıl Musa'yı ekip denizde yürüyüp gittiğini. Burada tek tuhaf olanın bizler olduğu kanısına kapılıyorum ama Antakyalılar bizim de normal olduğumuzu düşündükleri sürece benim için hava hoş.
