Monday, May 23, 2005

'Hızır'dan sonra deniz'

El şeklinde kapı tokmaklı, doğal taş renginde duvarlı, hepsi iki ya da üç katlı, yan yana dizilmiş, arabanın giremeyeceği kadar dar sokaklar ve birleşince labirentler oluşturan evler var Antakya'da. Hepsi çok güzel, ve neredeyse hepsi bir o kadar köhne ve eski. Tek lüks görüntüsü pencerelerden sarkan sardunyaların olduğu bu evlerin yanına yöresine park edilmiş Antakya plakalı son model Fordlar, Passatlar müthiş bir kontrast oluşturmuş. Evlerle insanların kıyafetleri de öyle. Mini etekli, askılı elbiseli kızlar Akdeniz'in son durağında rahatça salınıyorlar. Çarşının ortasında, caminin yanındaki 'Corç Mücevherat'ı' nasıl kimse yadırgamıyorsa, daldırıp başımı örtmeden girdiğim camide de kimse beni yadırgamıyor. Sokaklarda insanlar tek tük. Gündüz sıcağın altında pek kimse dolaşmıyor. Balkonun birinde omuzlarından mandallarla yanyana asılmış üç beyaz gelinlik, hafifçe esen rüzgarın etkisiyle bir kabarıp sönüyor.

Sokaklardan Kurtuluş Caddesi'ne soluk soluğa vardığımızda karşımıza İnci Kıraathanesi çıktı. İki katlı, ikinci katındaki ahşap üzerine siyah demirli balkondan aşağıya doğru sardunyalar sarkan tarihi bir binanın alt katına yayılmış, kocaman bir kıraathane. Bütün kapıları açık olduğunda sokakla birleşiyor. Kıraathanenin içinde ama dışarıda oturuyorsunuz. Yerler desenli karo döşeli, duvarları beyaz alçı ve su yeşiline boyalı. Siyah beyaz Antakya fotoğrafları, kocaman antika bir duvar saati ve eski bir ecza dolabından kotarılarak yapılmış minik bir kütüphanesiyle tertemiz. Çoğu ahaliden 60 yaş üzeri amcalar, ütülü pantolon ve açık renk gömlekleriyle oturmuş ya gazete okuyor ya da kağıt oynuyorlar.

Hemen yan masamızda yusyuvarlak mavi gözlü bir amcayla selamlaştık. Lafı kim başlattı hatırlamıyorum ama oturduktan beş dakika sonra koyu bir sohbetin içindeydik. Hasan Amca 80 yaşındaymış. Antakya Adliyesi'nden yazmanlıktan emekli olmuş. Sekiz çocuğu varmış, altı kızı öğretmen iki oğlu da doktormuş. Ben ilk sohbet donukluğunü üzerimden atamamış, 'Raki, lokum, çöp şiş çok guzel' salaklığıyla 'Antakya, çok güzel, çok temiz' dediğimde hemen 'E Fransız terbiyesi gördük biz. Herkes geçti burdan, hala onların izini taşırız' diye konuyu hemen kıvama getirdi. Arapça, Türkçe ve Fransızca konuştuğu için Adliye'de tercümanlık da yapmış. 'Ben çok adam kurtardım gençliğimde. Yahudileri yakalayıp bana getirirlerdi, bunları ver diye. Onlar da korkardı. Bir defasında üç Yahudi getirdiler, ben Arapça tercümanlık ediyorum, çaktırmadan dedim ki bunlara ''Bakın ben sizi buradan nereye isterseniz oraya götürcem. İnanmadılar bana. Korktular. Aldım bunları şu sağdaki sinegogun hahamına götürdüm. Bana inanmıyorsanız buna sorun beni'' dedim. O zaman inandılar, sonra hahama bıraktım onları, orda kaldılar, sonra da kaçmışlardır herhalde' diye beni hayretler içinde bırakan hikayeleri ardı ardına gülerek anlatıverdi. Bir yandan Deniz Gezmiş'le oğlunun vaktinde yakın arkadaş olduğunu gururlanarak anlatırken, diğer yandan yaşlılıktan dolayı olayları iyi hatırlayamamaktan dem vurup, verdiği örnekle beni de kalbimden vurdu. 'Ben sonradan öğrendiklerimi unutuyorum da daha eskiden öğrendiklerim aklımda. Mesela Türk istiklal marşının bazı sözlerini kaçırıyorum, aklıma gelmiyor ama Fransız istiklal marşını hepsini bilirim' deyip söylemeye başladı. Eliyle, koluyla, bağıra bağıra, yüzümdeki dehşet ifadesine güle güle söyledi.

Haliyle orada yaşayan hıristiyanları soruyoruz, haftalardır Ankara'da İstanbul'da kopan fırtınaları düşünüp Ermenileri daha bir alçak sesle soruyoruz. Cevaplar yine gayet doğal, gayet içten geliyor. 'Var var, ama az kaldılar. Eskiden mahalleler ayrıymış ama şimdi gayri müslim de az kaldığı için herkes her yerde yaşıyor. Bak sağdan git orda katolik kilisesi var. Git gez.' Ankara'nın İstanbul'un milli korkuları buraya ulaşmamış. Biz dikkatli konuşalım, hata yapmayalım diye çırpınıp kelimeleri cımbızla seçerken Hasan Amca ve İnci Kıraathanesi'nin sahibi Züheyr Amca biraz da bizim kırık dökük halimize şaşırıp gülerek bütün sorularımızı tek tek yanıtlıyorlar.

Antakya'lı amcaların dertleri dinden, azınlıklardan çok, tamir etmelerine bir türlü izin verilmeyen evleri. Hepsi sit alanı ilan edilmiş, o yüzden çivi çakamıyorlarmış ama gelip devlet de birşey yapmıyormuş. Hasan Amca 'Yıkılcak bunlar, iki evim var benim dededen, bomboş,' diye dertli. Avrupa Birliği'nden ev tamir ettirmek için para da geliyor diye kulaklarına da çalınmış ama kim kime neden para veriyor tam olarak anlamamışlar.

Antakya'da herkes Antakya’lı. Yerinin sapalığından mıdır, kuşların göç yolu olduğu için havaalanı yapılamadığından mıdır, ne çok fazla göç almış, ne de çok fazla turist geliyor. Antakya'da binlerce yılın geliştirdiği kozmopolit şehir kültürü, dünya metropolü diye övündüğümüz İstanbul'dan kat kat üstün. Belkide Türkiye'ye 1939'da katıldığı için Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Türkleştirme ya da daha sonraki İslamlaştırma politikalarından pek nasibini almamış. Bu nedenle 'biz ve onlar' duygusu yok gibi. Diyarbakır'daki korku, Tunceli'deki utanç duygusu burada yok.

İnci Kıraathanesi'nden kalkmak için hesabı istiyoruz. Hasan amca son bir hamleyle kolumu hafifçe tutup. 'Herşey burda olmuş, herşey. Bütün dinler burdan geçmiş. Sen şimdi gitçen ya Samandağı'na,' diyor. 'Eee?' diyorum. 'İşte giderken tepeden denize bak, Hızır Aleyhisselam ilk defa plajın tam orta yerinde görülmüş' diye tuhaf bir cümle kuruyor. 'Nerde? Nasıl yani? Sudan mı gelmiş adam?' diye soruyorum. Cehaletime gülüyor 'Yok yahu. İlk kez orda görülmüş, tam kıyıda. Yanında da Musa varmış. Hızır denize ilerlemiş, Musa'da gelmek istemiş. O da ''Sen gelme, beceremezsin'' demiş. Sonra denizin üzerinde yürüyüp gitmiş. Hızır'dan sonra deniz yani,' diye anlatıyor yine ses tonunu yine hiç bozmadan. Antakya'da herşey çok 'normal.' Züheyr Amca gazoz verirken kullandığı ses tonuyla Ermenileri anlatıyor, Hasan Amca evini nasıl tamir ettirebileceğini sorarken kullandığı ses tonuyla Hızır'ın nasıl Musa'yı ekip denizde yürüyüp gittiğini. Burada tek tuhaf olanın bizler olduğu kanısına kapılıyorum ama Antakyalılar bizim de normal olduğumuzu düşündükleri sürece benim için hava hoş.

Thursday, March 31, 2005

''Ablam arama bi daha burayı''

Dün Meclis'te TCK'nin ertelenmesi oylanıyordu. Ben tabi İstanbul'dan yetişmeye çalışıyorum neler oluyor, neler bitiyor diye. Kanallar, Başbakan'ın 'Erteleyin didim o kadar' minvalindeki sert ve erkeksi demecinden itibaren 'TCK ertelendi' diye haber geçtiler ama TRT 3' bakıyorum, henüz oylama yapılmamış. Adamın bir demeci haberin içeriğini bile değiştiriyo. Herkes hazrolda. Yani tamam anlaşıldı kanun ertelenicek ama henüz oylamaya geçilmemiş. Kendi kendime dedim ki Meclis'teki basın bürosunun arıyıp sorıyım bilirler. Aradım. Bi adam çıktı. 'Beyfendi böyle böyle böyle, oylama oldu da ben mi kaçırdım. durum nedir? Bi açıklar mısınız?' minvaline kibarca soru sordum. Gerisi şöyle gelişti:

- Ablam biz de bilmiyos.
- Nası yani?
- Biz de bilmiyos nolduğunu. İzle işte TRT'den.
- Evet izliyorum da işte durum böyle falan filan.
- Ablam biz burda fotokopi çekiyos, basın toplantısı olursa masa falan düzenliyos.
- Yani Meclis basın bürosunun görevi fax fotokopi çekmek mi?
- Evet ablam. Bi de masaya su falan koyuyos.
- Size kimse bişey demiyo mu, orda ne oluyo ne bitiyo size haber vermiyolar mı?
- Yok ablam vermiyolar. Sen de soru soruyon bissüsü. Sorma başka bişey tamam mı?
- Ama yani peki ben Meclis'te ne olduğunu, o anda nelerin tartışıldığını falan nerden öğrenicem. bunları siz bilmiyo musunuz?
- Ablam izle işte TRT 3'den veriyolar canlı canlı. Biz de ordan izliyos.
- Ama yani böyle olmamalı, yani biraz tuhaf diil mi?
- Ablam nerden arıyodun sen?
- XYZ kanalından.
- Bak XYZ ablam arama bi daha burayı tamam mı? Annadın mı?
- Tamam abim. Çok annadım

Birkaç dakka kendime gelemedim, sonra bıraktım düşünmeyi.

Wednesday, February 09, 2005

Bakış meselesi, kadına tabii...

Sabah gazetesi'nde evvelsi gün ve dün yayınlanan, hatta bir şekilde bugüne de sarkan bir Hincal Uluç röportajı var.

Özetle, Hıncal Uluç kendisine 21 yaşında sevgili yapmış. Balçiçek Pamir'de oturmuş bu konuda Hıncal Uluç'la bir röportaj yapmış. Bir gazetecinin kendi gazetesinin bir yazarıyla röportaj yapması bana zaten hep tuhaf gelmiştir ama bu röportajın içeriğinin adamın aşk ve seks yaşantısı olması iyice tuhafıma gitti. Hele hele bu adam 60 yaş sularında geziyorsa ve sevgili de 21 yaşındaysa, haberin Hıncal Uluç'un 'aşkı tekrar bulması ve alemlere akması' olarak kaleme alınması artık tuhafıma gitmekten de öte beni inanılmaz sinirlendirdi. Üstüne üstlük bu röportajın bir kadın gazeteci yarafından yapılmış olması beni, kelimenin tam anlamıyla, çileden çıkarttı.

Röportaj, Hıncal Uluç'un ne kadar mükemmel bir aşık olduğuna dair laflarla dolu. Yok efendim kadına restoranda para ödetmezmiş, kapıyı o açarmış, restorana, bara, operaya götürürmüş. Tamamen eşitsizlik - kadının madden daha aciz erkeğin güçlü olması gerçeği - üzerine kurulu bir ilişkiyi Sabah gazetesi bir kadın gazeteci aracılığıyla hepimize ideal ilişki formatıymış gibi sundu iki gün boyunca. Pardon? İlk gün Hıncal Uluç'un kendisinden yaklaşık 40 yaş küçük genç sevgilisi sayesinde tekrar hayata döndüğünü, tekrar gecelere karışmaya başladığını okuduk, ikinci gün, nerelere nasıl gidip neler yediklerini ve aşkın yalnızca seksten ibaret olmadığını. Yani: Yaşamak istediği hayatı, kendi parasını kendisi kazanıp, kendi kirasını kendisi vererek, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmak yerine, erkekten aldığı - nakdi olmasa da ayni yardımlarla - hayatını sürdürmeyi tercih eden bir genç kızın bu tercihi ideal bir tercihmiş gibi önümüze sunuldu. Bir kadın gazeteci tarafından. Neyse allahtan ''aşk yalnızca seks demek değil'' de (H.U'nın lafı) kızcağız en azından bir de o yükün altına girmek zorunda kalmıyor.

Hem Sabah'a hem de Sabah yazarı KADIN GAZETECİ Balçiçek Pamir'e sinirlenirken aynı gazetenin yazarı Erdal Şafak'da bir tane patlattı geçen gün. Ukrayna Başbakanı hakkında yazdığı yazının spotu şöyle: ''Sarışın ama aslında esmer. Güzel ama kusursuz makyajı silinince geçkince bir sanatçıdan farksız. "Görünüşe aldanmayın" atasözü sanki onun için söylenmiş. İşte bu kadın Ukrayna'nın güzel başbakanı Yulya Timoşenko. Aman dikkat; bir kaplanla kafese kapanmak onunla bir odada baş başa kalmaktan daha az tehlikeli. İnanmayan sigorta şirketlerine sorsun.''

Hiç bir yazı düşünemiyorum ki erkek bi politikacı için ''Yaşlı ama aslında saçları siyah boyalı. Yakışıklı ama eve gidip kemerini çözünce göbeği taşaklarını örtene kadar sarkıyor. 'Görünüşe aldanmayın' atasözü sanki onun için söylenmiş.'' diye bir yazı yazılsın. 'Geçkince bir sanatçı' lafının da ayrıca altını çizmek gerekli tabii. Basındaki erkek gazetecilerin kadına bakış açısını bir çırpıda özetleyivermiş Erdal Şafak. Kadın olunca güzellikle ilgili birşey olmak gerekiyor. Yolsuzluktan mı bahsediceksin, sarı saçları, sinsi sinsi bakan gözlerinden başla; başarısından mı bahsediceksin, zarif görünüşü, incelikle topladığı topuzundan başla; bahsdecek hiçbirşey yok da sen ille de bahsedeceksen Meclis'te oy verirken yakaladığı 'frikik'i bas gitsin gazetende. Milletvekiliyken Tayyibe Gülek yakınmıştı kaç defa 'O kadar komisyonlarda çalışıyorum, o kadar basın toplantısı düzenliyorum haber olamıyorum. Saçımı kestirdim ilk sayfada bastılar resmimi' diye.

Sabah gazetesi yönetimi Hıncal Uluç'un pespaye röportajı, ve tesadüfen aynı günlerde Erdal Şafak'ın yazdığı yazıyla kendini çok feci ele verdi. Aslında diğerleri de çok farklı değil. Turkish Daily New Doğan Medya'ya geçtiği gün arka sayfasında bikinili manken fotoğrafı yayınlamaya başladı.

Hürriyet gazetesine bir bakın. Siyaset yazan kaç kadın köşe yazarı, kaç erkek köşe yazarı var? Sonra bir de haftasonu ekine bakın, moda, sağlık, alışveriş yazan kaç kadın muhabir ve kaç erkek muhabir var? Sonra da bir düşünün bakalım burada bilinçli bir seçim mi var? 'Siyaset bizim işimizdir, yaparsak onu da biz yaparız, siz karışmayın' diyen bir ses mi var? Acaba bu ses mi Ukrayna Başbakanı hakkında ''Sarışın ama aslında esmer. Güzel ama kusursuz makyajı silinince geçkince bir sanatçıdan farksız.'' yazma cüretini gösteren?


Thursday, January 06, 2005

''Bana Türk'ü anlat''

21 Kasım 2004

Evet Kars, Orhan Pamuk’un anlattığı Kars. Kıyıdan köşeden radikal İslamcılar fırladığı için değil, hatta başörtülü kadın sayısı Gaziantep ya da Diyarbakır’dan daha az. Lokantaların çoğu Konya’nın tersine içkili. Ama Serhat kenti Kars’ta herkes birbirini tanıyor, birbirleriyle aynı konuları bir türlü tüketemeden konuşuyor. Sabah sohbet ederken dinlediğimiz bir benzetmeyi gün içinde başkalarından tekrar tekrar dinliyoruz. ‘Kars Ermeni sınırı Nasreddin Hoca Türbesi gibi. Türbenin kapısı kilitliymiş ama çevresinde çit olmadığı için herkes içine giriyormuş. Ermenistan sınırı da kapalı ama Gürcistan üzerinden bütün tırlar gidip geliyor.’

Kente iki yabancının geldiği haberi iki saat içinde yayıldığı için nereye gitsek birileri zaten bizi bekliyor oluyor. Zaman geçmiyor, ve bu geçmeyen zaman içinde kentte sabahtan itibaren farklı yerlerde tanıştığımız Karslılar orada burada yeniden, devamlı, tekrar karşımıza çıkıyorlar. Başlıca sohbet konusu ‘Ah o eski Kars nerede şimdi?’ ve ‘Ermenistan sınırı.’ Bir yerel gazete sahibi bize eski, güzel günlerden, yılbaşı balolarından, göl üzerinde paten yapan gençlerden bahsediyor. ‘Bu cadde sizin İstiklal Caddesi gibiydi. Erkekler takım elbiseli kadınlar döpiyesli dolaşırlardı. Şimdi onlar Batı’ya göç etti, bu köylüler geldi, sokaklarda şalvarla dolaşıyorlar,’ derken bir yabancıya anlattığı için artık benim alışık olduğum mahcup bir ifadeyle gülümsüyor. E peki Batı’ya gelen takım elbiseliler ve döpiyesliler nereye gitti? İstanbullular da aynı dertten muzdarip, onlar da İstiklal’e eskiden döpiyessiz çıkılmazdı diye dertleniyorlar. Gazete sahibi, çocukluğundaki gibi yine Viyana’dan orkestra gelsin istiyor, sinema açılsın, haftasonu baloları olsun istiyor. Gazete sahibinin oğlunun özlemleri ise Doğu’ya ait. Kars’ın Kafkas’ların başkenti olması gerektiğine takılmış. Ermeni sınırı desen, kentte herkes açılmasını istediği için O’da açılsın diyor ama Ermenilerden hiç hoşlanmadığı da belli. Ne yaptılar sana, daha 20 yaşında değilsin, neye tanık oldun, neyi yaşadın da bu kadar nefret dolusun diyemiyorum.

Bütün Türkiye 17 Aralık’tan, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girip giremeyeceğinden konuşuyor, Karslılar ise Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’dan bahsediyor. Kafkas Kültür Festivali hazırlıkları başlamış, Kafkas Dostluk Dernekleri var her yerde. Bu arada Ermeniler’den mesafeyle, çok da hoş olmayan bir tınıyla bahseden ne kadar insan varsa hepsi bu dostluk derneklerinin üyesi. Bize Kars’ın tüm Kafkas ülkelerindeki kentlerden daha eski, daha tarihi, daha önemli olduğu, bu nedenle Kars’ın Kafkaslar’ın başkenti olması gerektiği anlatılıyor.

‘‘Bu ülke, Kafkaslar’a açılacaksa bunu Kars’tan yapacak. Türki Cumhuriyetler’in hepsi Türkçe konuşacak. Nasıl ki Amerika herkesi İngilizce konuşmaya mecbur ediyor, Türk Dünyası da Türkçe konuşacak,’’ diyor genç gazeteci.
‘‘Ama Amerika kimseyi mecbur etmiyor ki. Amerika’yla ilişki kurmak istiyorsan İngilizce öğrenmek durumundasın. Ama kimsenin sana bir şey dikte ettiği yok,’’ diyorum ben de.
‘‘İşte bizle de - ah yine bu ‘biz’ lafı – ilişki kurmak isteyen herkes Türkçe öğrenmek zorunda. Ama bunun altyapısı yok. Altyapı kurmak zorundayız.’’
‘‘İyi de Kafkaslar’ın başkenti Kars’ta yüzde 50’nin üzerinde işsizlik var. Başka ülkeler için altyapı kurmadan önce Kars’a biraz altyapı kursanız, hani istihdam falan için?’’
‘‘Kafkaslar’ın başkenti olunca buradaki işsizlik de bitecek. O zaman biz de kalkınacağız.’’
‘‘Ama senin buraları kalkındıracak dediğin ülkeler fakirlikten kırılıyor. Bir sürü fakir ülke nasıl olucak bu iş?’’
‘‘Ermenistan sınırın açılması lazım. Türkiye, dünyaya Kars üzerinden açılacak.’’
‘‘Ermeniler’le aranız nasıl? Giden gelen var mı?’’
‘‘Ani’nin Ermeni kenti olduğunu iddia ediyorlar. Hala Ani’yi geri istiyorlar. Geçenlerde bir takım Ermeni gençleri gelmiş, Katedral’in tepesine ‘Ani Ermenilerindir’ yazmışlar.
‘‘Onu görmedim ama bütün tarihi eserlerin duvarlarındaki Ali, Ayşe, Murat ve Necmiye’leri gördüm.’’
‘‘Bizim kimliğimiz Türk’tür. Türk milletinin fikri Türk olmaya dayanır.’’
‘‘Türk’le neyi kastediyorsun?’’
‘‘Türk işte.’’
‘‘Yani Orta Asya’dan gelen belli bir ırkı mı?’’
‘‘… Evet.’’
‘‘Ama benim ailem oradan gelmemiş. Balkanlar’dan gelmiş.’’
‘‘Olsun, bizim üst kimliğimiz önce Türk’tür.’’
‘‘Peki anladım. Burada akşamları neler yapıyorsunuz? Sen ve arkadaşların nerelere gidiyorsunuz?’’
‘‘Adıbeyaz Lokantası var, bir de disko var. Sabah kadar dansedip eyleniyoruz.’’

Bu sohbet üç aşağı beş yukarı böyle gerçekleşti ve çok daha uzun sürdü. Baba ile oğulun arasındaki fark çok çarpıcıydı. Her ikisinin hayata dair referanslarındaki, örneklerindeki farklılıklar her bir cümlede belirgin bir biçimde kendini gösterdi. Bir tanesi gelişmişliğin ölçüsünü sanatla, edebiyatla açıklarken, diğeri için Doğu’ya gitmek için sıraya girecek tırlar vardı. Bir kentin nasıl yavaş yavaş nasıl kaybolduğunun, izolasyon ve unutulmuşluğun insanları nasıl geriye götürdüğünün canlı iki örneği ile tek odalık minik matbaada çay içip sohbet ettik uzun süre.

İşimiz çok fazla değil, göreceğimiz gördük, konuşacaklarımızla konuştuk. Buralara kadar otobüsle geldik ama İstanbul’a dönüşümüz uçakla. Ben bir ara THY bürosuna gidip bileti bir önceki güne aldım. O otelde daha fazla kalmak istemiyorum. Yarın sabah Kars’tan ayrılıyoruz.






Rus evleri nerede?

20 Kasım 2004

Sabah otobüste gözümü açtığımda önce kör olduğumu zannettim. Yalnızca beyaz görüyorum. Sonsuza kadar uzanıyor. İnce, tuhaf bir beyazlık. Sonra uzaklardaki minik kahverengi noktaları ve noktalardan yükselen dumanı görünce kör olmadığımı anlayıp rahatladım. Kahverengi nokta köylerden sonra da yine beyaz var ama gökyüzü. Hiç görmediğim Sibirya steplerinde, otobüste değil de trendeymişim gibi hissediyorum. Aniden Dr. Zhivago gelip yan masada kahvaltı etmeye başlarken, Taras Bulba atıyla treni geçecekmiş gibi gerçekdışı bir beklenti içindeyim. Tabii bunda Kars’ı görenlerin bana devamlı anlattıklarının etkisi de var. Çok güzel eski bir Rus kenti olduğunu, evlerinin çok şık, yollarının çok geniş olduğunu, zamanında bu yollarda önce Ruslar'ın sonra Cumhuriyet’in ilk zenginlerinin faytonlarla gezdiğini dinledim buraya gelmeden önce.

Otobüs bir kasabaya girdi, havası pis yolu pis, şurayı bir atlatalım da Kars’a varalım diye sabırsızlanırken o pis kasabanın aslında Kars olduğunu otobüsün yol kenarı gibi bir yerde durup, bütün yolcuların inmesiyle anladım. Rus evleri ortada yok, artık çok tanıdık gelen yıkık dökük gecekondular, geniş yolların yerine daracık kırık asfaltlı sokaklar var. İnsanın gözüne, daha doğrusu genzine çarpan ilk şey hava kirliliği. Bacalardan çıkan yoğun duman gökyüzünde değil, sokak aralarında asılı duruyor.

Hala nasıl gittiğini anlamadığım, kentin havası kadar pis bir taksiye binip kalacağımız otelin adını söyledik. Elimizdeki turist rehberinde kentin en iyi iki oteli diye adı geçen otellerden bir tanesine gitmesini söyledik. Şoförümüz birkaç yüz metre sonra otel olduğu dışarıdan kesinlikle belli olmayan, tamamen karanlık, kapısı kapalı bir binanın önünce bizi indirip gitti. Herhalde kapanmış, başka bir otel bulalım diye kapıya yaslanmamla birlikte kapı içeri doğru açıldı ve tam karşımdaki resepsiyonun arkasına gizlenmiş üç adet kafa uzanıp bize baktı. Şimdi normal olarak insan ‘Hoşgeldiniz’ lafı falan bekliyor. Orası otel biz de müşteriyiz ya, o yüzden. Ama bize bakan kafalarda daha çok ‘Ne iş?’ ifadesi var. Ben ‘Otel kapalı galiba.’ dedim. Kafalardan daha yaşlı olanı ‘Yoo.’ dedi. Ben ‘Ne biliyim elektrikler falan kapalı ayrıca burası soğuk da o yüzden öyle düşündük’ dedim. Aynı adam ‘Yok, müşteri olmayınca kapatıyoruz, ziyan olmasın diye’ dedi. Eyvallah, Tunceli’den sonra temrinliyim zaten bu tip şeylere ama Kars acayip soğuk, beni o korkutuyor.

Odalarda telefon yok, televizyon var ama çalışmıyor, kaloriferin açılması için Cash ve benim gitgide yükselen bir ses tonuyla defalarca rica etmemiz gerekti. Asansör çalışmıyor, kapısı plastik güllerle kapatılarak gereken mesaj verilmiş, evet sıcak su var ancak duş perdesi olmadığı ve tavana yapışık duran duş başlığı küvet yerine banyonun tam ortasına baktığı için duş almak ciddi bir akrobasi gerektiriyor.

Bizim kaldığımız katın koridorunda ışık yanmadığı için herkesin dalga geçtiği cep telefonumun feneri ilk defa işime yaradı. Teknoloji nerede üretiliyorsa o kültürün ihtiyaçlarına göre donatılıyor vallahi. Batılı ülke cep telefonu üretince içine WAP, blue tooth, internet bağlantısı koyuyor, eğer bizde üretilseydi elektrik kesintisine karşı fener, tırnak makası, çakmak falan konulurdu kesin. Tamamen arz talep meselesi. Türkiye’de kaç kişi blue tooth’lu cep telefonunu çakmaklı olanına tercih eder ki?

Odada hiçbir yere dokunmadan yerleşmeyi becerdikten sonra Cash’le otelin önünde buluştuk. Ben hala Rus evlerini görmek istiyorum ama sokaklarda yürüdükçe bu hayalim yavaş yavaş suya düşüyor. Evlerin çoğu ya yıkılmış ve yerine soluk mavi, pembe renklerde gecekondu binaları dikilmiş, ya da orasına oda, burasında baca eklenerek gecekondu haline getirilmiş. Annem Kars’ta halılar ucuzdur, mutlaka bak demişti, ama halıcı da göremedim, ana caddede daha çok makine halısı ve makine paspası satan züccaciyeciden hallice dükkanlar var. Bir de çok iştah açıcı gözüken peynirciler.

Günümüz boş, elimizdeki rehberde camiye döndürülen eski bir Rus Kilisesi’nden bahsediliyor. Çevremizdekilere nerede olduğunu soruyoruz. Herkes bizi kent merkezindeki yepyeni ve bir o kadar da sakil bir camiye yönlendiriyor. Toplam 80,000 nüfuslu Kars’ta kimsenin aklına tarihi kilise/camii gelmiyor. Yollarda deli gibi dönüp dururken en donunda bahsedilen kiliseyi bulduk. Eski fotoğraftaki Kremlin Sarayı benzeri soğan başı kulenin yerini iki adet yeni minare almış, zevksiz bir görüntü.

Kiliseye yakın bir yerde sonunda eski Rus evlerinin bulunduğu bir sokağa geliyoruz. Geniş, Arnavut kaldırımlı, iki yanı tek ve iki katlı, su olukları bile demir oymalı evler vardı. Eh, bu da iyi en azından bir sokağı koruyabilmişler. Ancak 300 metrelik tek bir sokak bende romantik bir Kars imgesi yaratmıyor. 300 metrelik tek bir sokak, yalnızca tek bir sokak demektir, yokolan onlarca sokak, yıkılan yüzlerce ev demektir.

Bir zamanlar sekiz sinemanın olduğu, eğitim düzeyinin yüksek olduğu, Viyana’dan orkestranın geldiği Kars’ta bugün sinema yok, işsizlik yüzde altmışın üzerinde, otellerinde müşteri olmadığı için kalorifer yakılmıyor, akşam saat 5’ten sonra kepenkler iniyor, sokaklar boşalıyor. Orhan Pamuk’un Kars’ındaki fakirliği görebilmek için bir saatlik bir yürüyüş yeterli. Ziyaretlerimizi yarın yapacağız. Bakalım Karslılar da Pamuk’un yazdığı kadar renkli mi?

Tuesday, January 04, 2005

'Biz' kimiz?

18 Kasım, 2004

Akşam saatlerinde Tunceli’den Kars’a gitmek üzere yola çıktık. İlk önce Erzincan’da duracağız ve bir sonraki Kars otobüsü gece yarısı olduğu için beş saat boyunca Erzincan Otogarı’nda bekleyeceğiz.

Tunceli’yi Erzurum üzerinden Türkiye’nin kuzeydoğu ve kuzeyine bağlayan tek yolun bir kısmı tamamen toprak. Otobüsümüz saatte 15 kilometreyle ilerlerken ben yine Amerikalı turist yaklaşımıyla yolun neden yapılmadığını sordum. Şoförümüz ‘Tunceli yolu işte, gelen giden olmasın diye’ cevap verdi. Yavaş yavaş giderken toplam beş kişilik yolcu ekibi ve şoför tabiî ki sohbet etmeye başladık. Cash’in yabancı olması sohbeti başlatmak için yeterli bir sebep. Biz bir şey yapmasak da birileri bana dönüp ‘Bu nereli? N’apıyor burada?’ diye soruyor mutlaka.

Yan koltuğumda türbanlı bir kız oturuyor. İmam Hatip Lisesi mezunuymuş. AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte türbanını çıkartmadan üniversiteye gidebileceğini düşünmüş. ‘Ama olmadı. Onlar bizim için hiçbirşey yapmadı. Ben biraz ailem zorladığı için giyiyorum, bir de tabii İmam Hatip’te okuyunca insan kolay kolay çıkartamıyor ama arkadaşlarım var, gerçekten inanarak giyiyorlar, hepimiz son dört yıldır her sene sınavlara giriyoruz, kazanıyoruz da ama üniversiteye alınmıyoruz’ diye dert yandı. En sonunda iki yıllık bir meslek yüksek okulunda okumaya başlamış. ‘Ben istemez miydim daha iyi bir yerde okula gideyim, daha iyi bir işim olsun, ama olmadı işte.’ diye ateşli bir şekilde dert yandı. Hem AKP’ye kızdı üniversiteleri türbanlılara açamadılar diye, hem ailesine göz göre göre hayatını kararttılar diye. ‘Ama n’apsınlar, İmam Hatipler daha namuslu diye yolladılar’ diye ekleyince ben de ekleyiverdim ‘İyi de o zaman ailemin beni yolladığı okul namussuz mu oluyor bu durumda?’ ‘Yok öyle de değil ama işte o okullar bize daha çok uyuyor, yani öbürleri çok öyle değil,’ diye kızdığımı sanarak panikle cevapladı beni. ‘Biz’ ve ‘onlar hissi’ ne kadar güçlü bu ülkede. Herkesin kendi ‘biz’i var, hemen yanıbaşındaki ‘onlar’dan kendisini ayırmak, hatta gerekirse nefret etmek için. Tunceli de ‘biz’sen Erzincan’da ‘onlar’ oluyorsun. Diyarbakır’da ‘biz’sen Urfa’da ‘onlar’ oluyorsun’. Bir de bir üst ‘biz’ var, o da daha da uzaklarda yaşayan yabancı ‘onlar’dan nefret emek için iyi bir işlev görüyor gerektiğinde.

Tunceli’den kalkan otobüste kime kızacağını bilemeyen türbanlı bir kız, Tunceli’li olduğu için bozuk yollarda direksiyon sallayan bir şoför, arkada devamlı leblebi yiyerek sohbete hiç karışmayan ve bize ikram ettiği leblebilerimiz bitince aynı sessizlikle avuçlarımıza anında leblebi dolduran bir amcanın eşliğinde Erzincan’a vardık. Biraz açlıktan biraz da vakit geçsin diye otogar yakınlarında bir kebapçıya girdik. Lokantanın tam ortasında büyük bir levha üzerinde alta alta yazılmış üç cümle vardı.

‘‘Lokantamız hafif içkilidir’’
‘‘Yarım şişeden fazla talep edilmemesi rica olunur’’
‘‘Dışarıdan içkili gelen şahsın içki istememesi rica olunur’’

Kebapları söyledikten sonra bu duvara asılmış geyikli halının üzerine iliştirilmiş bir başka slogan gözüme çarptı.

‘‘Görevde merhamet vatana ihanettir’’

Artık bunu da gördükten sonra insanın lokantaya inadına içkili gidip, üzerine kasten biraz daha isteyip, verilmeyince camı çerçeveyi indiresi geliyor yemin ederim.

Önümüzde elimiz kolumuz bağlı bir sonraki Kars otobüsünü bekleyeceğimiz dört saatin sıkıntısı ile otogara geri döndük. Ben vakit geçirmek için otogardaki hediyelik eşya satan dükkanlarda tavla aradım, bulamadım. Onun yerine Somy, Kestel, Paynır gibi her türlü sahte markalı elektronik eşya, çocuklar için komando kıyafetleri, büyükler için komando çakıları, komandolar için de bikinili Sibel Can’ın dağlar arasında photoshopla yerleştirilmiş kartpostallarını buldum. Doğu Kars turizmin biletçisi bize acıdı, küçük odasını ve sobayı açıp bir de çay söyledi. Sobanın yanına ilişip Orhan Pamuk’un ‘Kar’ kitabının bitmek üzere olan son sayfalarını açtım. Hem kitabı sevdim hem de K gibi Kars’a otobüsle giderken kitabı okuyor olmak ayrıca hoşuma gidiyor. Gerçekten kitaptaki gibi bir yer mi merak ediyorum. Ermanistan sınırına gidiyor olmak hoşuma gidiyor. Mike Leigh’nin bir filminde esas oğlan evinden hiç çıkmayan annesini St. Pancras tren istasyonundaki kulelerden birinin tepesine çıkartır. Seksen yaşındaki kadın doğup büyüdüğü Londra’ya ilk defa tepeden bakınca hayretle ‘This is the top of the World’ (Burası dünyanın tepesi) diye mırıldanır. Özellikle Kar’ı okuduktan sonra nedense ben de Kars’a giderken dünyanın tepesine gidiyor muşum gibi hissediyorum.


Wednesday, December 22, 2004

The Sole occupant of the mansion

S told me he liked the Diyarbakir story a lot and I found his translation in my mail box in the morning. I think it is a beautiful translation. Thank you S.

The sole occupant of the mansion

We are touring Diyarbakir Kaleici with Cash. Around us all the kids are smoking cigarettes. Pinched between thumb and forefinger, they suck them down like their elders do. With a real cigarette in one hand, on Kaleici's narrow lanes, they shoot each other with toy guns in the other. A little pistol is one million, a rifle five million lira. And every self-respecting young boy has a gun or a rifle in his hand. They are so at home carrying a toy weapon. They know how to carry them, how they are fired. It is scary to see. The moment they see a camera they pose with a weird look on their faces, raising the gun and trying to look mean but unable to stop grinning. And they are constantly letting off bangers. Kaleici is never without the smoke of bangers and cigarettes.


There is an old guy who lives, or rather I should say hides, in the famous Cemiloglu Mansion in Kaleici. He has been there for 42 years, living in that derelict mansion. He is the sole resident of a 20-room mansion, where one room is closed off with wood and plastic sheeting. At first I didn't want to bother him but since no one visits him but the spawn of his neighbours, as soon as he saw us he wanted to offer us tea. Ignoring our 'Don't put yourself out, we're just visitings, he took me by the arm and dragged me into the courtyard to sit by the side of a pool with grass growing through the cracks. Hunchbacked, he ran in and out, bringing first glasses, then tea, then finally sugar, before collapsing beside us.


For a while we took in the sun without talking. It was as if we were three neighbours who lived in rooms on the courtyard who met every day for tea and were so familiar with each other each day that nothing could be more natural than sitting together in silence. Then the old guy began to talk. He had five living, eight dead children. In the southeast the question 'Of how many children do you have?' is always a maze. They count the living separately, the dead separately, boys separately, girls separately. So to get a total figure you need to do some sums. Six of the old guy's children had died of illness. One had worked for the CHP, he died in a Hizbullah attack on the CHP building. The old guy either didn't remember how one died or didn't want to tell. The family had broken up after the death of the son in the CHP building, his wife had taken the remaining children to a different part of the city and looked after the disabled grandchild. She didn't come to visit the old guy. 'She has been bad-mouthing me. There's no way she could come now,' he said. 'Do the kids visit?' I asked. 'No. There's slander about me. They can't come' he said. 'Are you alone? How do you get by?' I asked. '42 years ago I retired from the railways. The state gave me this and I live here,' he said. 'But this mansion belongs to someone else. How did the state give it to you?' I said. 'Well they did. What's it to you?' he said. 'And what if the owner comes one day, what will you do? Won't they kick you out?' I said. 'No way. They can't come. They're banned here,' he said.

That evening, drinking tea with one of the mansion's former owners, I said 'There's an old guy living in your mansion. He/She smiled. 'He's one of our old butlers but he wonWt tell you that, he makes up other stories,W he/she said. In Diyarbakir it's never clear who said what or what they mean by what they say. But the stories are still full of sadness, they all have death in them, the people are exhausted, the children smoke cigarettes and shoot each other with toy guns. Four days was enough, I have places to go.




Tuesday, December 21, 2004

Dağların arasında iki ileri bir geri

18 Kasım, 2004

Sabah F.’nin ayarladığı taksiyle dağların tepesindeki Ceylanpınarı Köyü’ne doğru yola çıktık. Yine inanılmaz, yine muhteşem, yine ne lafla ne fotoğrafla anlatılamayacak güzellikte manzaraların arasından tırmandık. Dağlar birbirlerinin önünü kese kese uzanıyorlar önümüzde. Her bir tepenin ardında bir başka tepe var. Gökyüzünün parlak mavisi, tepelerdeki beyaz kar ve dağların toprak rengi çok zarif bir görüntü oluşturuyor. İnsanın bu dağların Türkiye’nin en belalı dağları olduğuna inanası gelmiyor bir türlü. Kıvrıla kıvrıla ilerleyen yolun hemen yanında yeşil mavi renk karışımı Munzur akıyor. Ben ‘Haaa, hiii, çok güzeel’ dedikçe şoförümüz ‘Sen bir de baharda gel o zaman gör. Onlarca farklı renkte çiçek açar burada. Munzur Festivali’ne gel. Bütün solcular burada buluşuruz’ dedi. Yola çıktığımızdan beri bana ‘Abla’ yerine direkt adımla hitabeden ilk kişi.

Yaklaşık 45 dakika sonra küçük bir jandarma kontrol noktası bizi durdurdu. Şoförümüzün, Cash’in ve benim kimliklerimizi aldılar, bir listeye araba plakasıyla birlikte yazıp geçmemize izin verdiler. Son derece kibardılar, ‘Biz de yeni geldik, burası eskisi gibi değil, gayet güzel, rahatız şimdilik ama bunları yazmamız gerekli, kusura bakmayın’ dediler. Yaklaşık bir on dakika kadar daha tırmandıktan sonra Ceylanpınarı Köyü’ne geldik. Burası, dağların daha da tepelerinde yaşayan köylerden boşaltılıp getirilen insanlar için kurulmuş suni bir köy. Köyden çok bana ailemle yazlarımı geçirdiğim Maliye Bankası kamplarını hatırlattı. Tek sıra prefabrik evler, hepsinin kapısı penceresi aynı yöne bakıyor. Yazlık kamplarda denize bakar, Tunceli'nin Ceylanpınarı Köyü'ndeki evler tam karşıdaki jandarma karargahına.

Köye girişinde jandarma bizi yine durdurdu, kim olduğumuzu, neden orada olduğumuzu sordu. Haber yapmak için geldik dedik, haberin içeriği soruldu, anlattık, kabul edildi ancak Tunceli’ye geri gidip Valilik’ten haber yapmak ve fotoğraf çekmek için izin almamız gerektiği söylendi. Cash’le dağların içinde kaybolmuş bu yerde ‘Basın özgürlüğü, Kopenhag kriterleri, anayasal reformlar’ gibi tartışmalara girmenin yalnızca zaman kaybı olacağına karar verip aynı yolu geri döndük. Dağdan inerken kontrol noktasındaki kibar jandarma bizi tekrar durdurdu, kimliklerimiz bu sefer ‘çıkıyorlar’ listesine yazdı, tekrar verdiği rahatsızlıktan dolayı özür diledi.

Valilik’te yaklaşık yarım saat oturduk. Bir yandan çay içip, kimlik fotokopilerimizin çekilmesini ve izin kağıtlarımızın çıkmasını beklerken, bir yandan da Tunceli’nin artık eskisi gibi olmadığını, gayet güvenli bir yer olduğunu dinledik. Sonunda elimizde iki sayfa izin kağıdı, ve kaybettiğimiz 1,5 saatimizle tekrar yola koyulabildik.

Yolda aynı kontrol noktasında tekrar durdurulduğumuzu ve kimlikleri tekrar yazdırdığımızı tekrar yazmama gerek yok herhalde.

Köydeki jandarma izin kağıtlarımızla birlikte bizi içeri kabul etti. Karargahın girişine bir duvara PKK tarafından öldürülen askerlerin fotoğraflarını asmışlar. Gepegenç bir sürü esmer oğlan çocuğu, hepsi de biraz tedirgin, biraz gururlu ama dikkatle objektife bakmışlar. İzinlerimiz ve kimliklerimizi, fotokopilerini çekmek için başka bir odaya götürdüler, bizi de daracık bir odaya aldılar. Şoförümüz, Cash ve ben, karşımızda bir jandarma subayı oturduk. O bize bakıyor, biz O’na. Bana bir süre sonra gülme geldi. Ben gülünce Cash’de güldü. Solcu şoförümüz hiç gülmedi, tavana baktı. Bir metre mesafede surat surata oturup birbirine bakma süresi absürd bir boyuta ulaşınca Cash ‘Hava çok soğuk’ diye sohbet başlatmayı denedi ama sonuç alamadı. ‘Siz ne zamandır buradasınız?’ dedi. Yine sonuç alamadı. Ben ‘Saçlar sarı, gözler mavi, sanki buralı değilsiniz, peki nerelisiniz?’ diye cıvık bir girişimde bulundum ve sonuç aldım. Güney’denmiş. Cash bir heves ‘Kar yağacak galiba’ dedi, sarışın, mavi gözlü, güneyli jandarma subayı müstehzi bir ifadeyle ‘Yağsın, biz tercih ederiz’ deyince ikimizde anında sustuk.

Günün yarısını dağların arasında arabada ileri geri gide gele ve bir takım yazılı izinler almak için harcadıktan sonra Ceylanpınarı Köyü’ne girebildik. Tam yürümeye başlıycaz bir subay arkamızdan gelip ‘Çıkarken izin kağıtlarınızı buraya bırakmayı unutmayın,’ diye bizi uyardı. Sonra da ‘Bu bey de size yardımcı olsun,’ diye yaklaşık 30 hanelik köyde kaybolmayalım diye yanımıza kambur bir amca taktı. Şoförümüz gitgide sinirleniyor, ona üzülüyorum.

Akşam akşam Tunceli

17 Kasım, 2004

Tunceli’de gazetecilerin kaldığı tek bir otel var. Girişi karanlık, odalar soğuk. Az müşteri olduğu için elektrikleri olabildiğince az yakıyorlarmış, kaloriferleri de akşam saatlerinde yakıp gece saatlerinde tekrar söndürüyorlar. Kentteki tek düzgün otel olduğuna göre tuvalet ve banyo kriterim oteldeki neyse o. Mecburen.

Cash’le bavulları odalara bırakıp sıcak bir çay içmek için ana caddedeki pastaneye girdik. Pastanede aniden kulağıma gelen Bulutsuzluk Özlemi’yle irkildim. Yaklaşık on gündür yalnızca türkü dinliyorum. Ayağımla tempo tutmaya başlayınca sonradan pastanenin sahibi olduğunu öğrendiğim, kasada duran uzun saçlı oğlan bana candan bir selam verdi. Akşam yemeği için F’yle buluştuk, bizi Munzur Çayı’ndan gelen pembe alabalık yiyeceğimiz bir lokantaya götürdü. Nasıl sevindim anlatamam. Kebap yemekten canım çıkmıştı, son iki gündür neredeyse yalnızca kahvaltı ediyorum ve meyve yiyorum. Balık inanılmazdı, dolu olan biri ki masada kadın erkek birlikte oturmuşlar, yemek yiyorlar. Şimdi burada ‘kadın erkek ayrımı yoktu, kadınların saçları açıktı, welcome to Alewite Tunceli’ gibi gavur şaşkınlığı yapmaya gerek yok ama kısaca ve kabaca durum böyle özetlenebilir.

Tunceli’de okuma yazma oranı yüzde doksanın üzerinde, toplam nüfus 20,000’in biraz üzerinde, bunun da yaklaşık 9,000’ini asker ve jandarma. Yani kente ekonomik olarak herhangi bir katkıları yok çünkü bütün ihtiyaçlarını sanırım yaşadıkları askeri birimin içinde hallediyorlar. Tunceli çok fakir, işsizlik çok fazla, ancak istatistiklerde hep bunun tersi çıkıyormuş. ‘Burada herkesin Almanya’da ya da Avrupa’nın bir yerinde yaşayan bir akrabası vardır, onlar da ayda 500 – 600 Dolar mutlaka yollarlar, o yüzden işsizlik var ama para da geliyor. Ayrıca kişi başına düşen yıllık gelir hesaplarına askerin maaşını ve Keban barajı yatırımlarını da katıyorlar, onların bizimle bir ilgisi yok ama kent ortalamasını yükseltiyor,’ diye açıkladı durumu F.

Tunceli’de toplam iki heykel var, birisi Atatürk heykeli, diğeri de nerdeyse Atatürk heykeliyle aynı boyutta, kafası takkeli, oturmuş Aşık Veysel tipli bir adamın heykeli. Önce Tunceli’li bir şair falan zannettim ama değilmiş. Kentin evsiz delisiymiş, her gece o meyhaneden bu meyhaneye gezer masalarda oturur içki içermiş, herkes de deliyi çok severmiş. Sonra kentin daha az sevilen başka bir delisi, sevilen deliyi kıskanıp ‘O’nu öldüreyim de tek deli ben kalınca mecburen beni severler’ gibi hakkaten deli mantığı yürütüp adamı öldürmüş. Tunceli’liler çok üzülmüşler, heykelini dikmişler ve resmi törenle de açmışlar. Kurdeleyi Belediye Başkanı kesmiş. Heykel, hemen ‘Vietnam Birahanesi’nin biraz ilerisinde bütün haşmetiyle bir meydandan Tunceli’ye bakıyor.

Faydalı bir blog

Türkiye'deki birkaç prima AB uzmanından birisi olan Selma Acuner aşağıda adresini verdiğim blog sayfasında AB ile ilgili güzel ve yararlı makaleler yayınlıyor. İlginizi çekerse bence bakın. Son derece düzgün bir dille, özenle yazılmış yazılar var.

http://abyorum.blogspot.com/

Monday, December 20, 2004

'Bekar' ne demek?

Ara yazı: Amca bekarmış

Diyarbakır'da Kaleiçi'nde röportaj yapmaya gittiğimiz Hatçe Teyze'nin kocasıyla konuşuyoruz:
- Bende altısı ölü, altısı canlı oniki çocuk var.
- Amca n'aptın? Keşke yapmasaydın o kadar, bak zaten yarısı ölmüş, yazık değil mi? İpin ucunu kaçırmışınız biraz sanki.
- Yoook, ben daha yapardım da artık evli değilim. Bekarım.
- Nası yani? Siz şimdi Hatçe Teyze'yle boşandınız mı? Modern bir birliktelik mi yaşıyorsunuz aynı evde?
- Ehihihi, yok boşanmadık da o yaşlandı, gadınlık görevini yerine getiremiyo. Yani o anlamda bekarım işte.

'Herkes Utanç İçinde'

17 Kasım, 2004

Diyarbakır'dan kalkıp Elazığ üzerinden Tunceli'ye giden otobüs ufağı, minibüs irisi bir araçtayız. Aracın içi leş gibi sigara kokuyor, nefes almak mümkün değil. Toplam yedi yolcuyuz, radyoda bangır bangır acıklı bir türkü çalıyor. Şoför, iç dizayn olayına girmiş, cam tamamen plastik pembe güller, aynaya bir şekilde geçirilmiş kenarları fırfırlı pembe kalp şeklinde bir yastıktan aşağıya doğru direksiyona kadar sarkan ne olduğunu anlamadığım beyaz ve eflatun renkli tüllerle kaplanmış, yolu nasıl görüyor anlamadım. Araçta muavin yok, ‘lütfen cebinizi kapatın’ uyarısı yok, arkamda oturan adam minibüsün pislikten rengi kararmış perdesiyle camdaki buharı her silişinde benim saçımı da bir güzel siliyor. Hey gidi Milliyet tırıyla Türkiye’yi gezenler, sıkıysa gelin de Öz Tunceliler minibüsüyle bir gezin.

Yola çıktıktan beş dakika sonra durup benzin aldık, hem de motoru durdurmadan. Yola çıkmadan önce annemleri son bir defa arasa mıydım acaba?

Yolda ilerledikçe doğa inanılmaz güzelleşiyor. Simsiyah kayaların arasından sonbaharda sararmış, daha doğrusu tupturuncu olmuş ağaçlar fışkırıyor. Yolun hemen kenarında yer yer daralıp yer yer genişleyerek akan bir nehir var. ‘Munzur Çayı mı?’ diye sordum. Değilmiş, ‘Elazığ’dan sonra Tunceli’ye doğru yol daha da güzelleşir, Munzur Çayı daha yukarda başlar’ dediler. Bana muhteşem gelen bu nehir belli ki gayet önemsiz, adı bile yok. Bakalım görücez manzara yukarılarda nasılmış.

İlk ihtiyaç molamızı şakır şakır yağan yağmurun altında, küçük, sobayla ısınan, toplam dört masalı bir yol kıraathanesinde verdik. Minibüste yan tarafımızda oturan Asım geldi, bizimle tanışıp el sıkıştı. Elazığ’lıymış, Diyarbakır’da İngilizce sınıf öğretmenliği okuyormuş. İngilizceden sınıfta kaldığı için Cash’in karşısında biraz utandı. Ben de ‘Boşver, o da üç yıldır Türkiye’de oturuyo ama bir sınava soksan kesin o da çakar’ dedim. Güldük. Cash’in Orhan Pamuk okuduğunu görmüş. Bana ‘Mehmet Uzun’ da okuyor mu?’ dedi. ‘Yok,’ dedim. ‘O’nun kitapları İngilizceye çevrilmedi, o yüzden bilmez.’ ‘O zaten Kürtçe yazıyo sonra Türkçe’ye çevriliyo, ben Kürtçe okuyamadığım için çeviriden okuyorum, Türkçe’den’ diye anlattı bize. Asım Türkçe Kürtçe derken biraz utandı, sesini alçaltarak bana doğru ‘Sen biliyosun işte o sorunlar, çok kötü ya, böyle ayıp oluyo yabancılara’ dedi. Geziye çıktığımızdan beri Konyalılar fazla İslamcı olmaktan, Diyarbakırlılar Kürt – Türk meselesiyle gündeme gelmekten, otobüste sohbet ettiğimiz insanlar Alevilerle ilgili yaşanan olumsuzluklardan utanarak bahsediyorlar. Asım, Tunceli yolunda eskiden daha fazla kimlik kontrolü olduğunu, artık yalnızca il sınırında bir tane kaldığını, jandarmanın da her arabayı durdurmadığını ama bunu muhtemelen bunu durdurabileceklerini anlattı. Sonra da ‘Tunceli otobüsü ya, ondan’ dedi, yine artık o tanıdık gelen utanç duygusuyla. Marcello Mastroianni olsaydı ‘Herkesin Keyfi Yerinde’ değil ‘Herkes Utanç İçinde’ diye bitirirdi herhalde filmini.

Konağın tek sakini

16 Kasım, 2004

Diyarbakır Kaleiçi’nde Cash’le geziyoruz. Çevremizdeki bütün çocuklar sigara içiyor. Baş parmaklarıyla işaret parmaklarının arasına sıkıştırıp büyükleri gibi suratlarını ekşite ekşite içlerine çekiyorlar sigaraları. Bir elde gerçek sigara, diğerinde oyuncak tüfek Kaleiçi’nin daracık sokaklarında birbirlerine ateş ediyorlar. Minik tabancalar bir milyon, tüfekler beş milyon lira. Ve abartısız her oğlan çocuğunun elinde bir tabanca ya da tüfek var. O kadar rahatlar ki o oyuncak silahları taşırken. Nasıl tutacaklarını, nasıl ateş edeceklerini biliyorlar. Çok ürkütücü bir görüntü. Fotoğraf makinasını gördükleri anda hemen silahı doğrultup yüzlerini vahşileştirmeye çalışarken gülmelerini engelleyemedikleri için tuhaf ifadelerle poz veriyorlar. Ayrıca devamlı çatapat patlatıyorlar. Kaleiçi çatapat ve sigara dumanından geçilmiyor.

Kaleiçi’ndeki ünlü Cemiloğlu konağında yaşayan mı desem, sığınmış mı desem yaşlı bir amca var. Kırkiki yıldır orda, harabe halindeki konakta yaşıyormuş. Bir odanın kapısını naylon ve tahtayla kapatmış, ortadaki avluya açılan en az yirmi odalı konağın tek sakini. Önce rahatsız etmiyim diye düşündüm ama ziyaretine komşu veletler dışında kimse gelmediği için bizi görür görmez çay ikram etmek istedi. ‘Amca zahmet etme, biz öyle geziyoruz, boşver’lerimizi kesinlike dinlemeyip beni kolumdan çekiştire çekiştire avlunun ortasındaki artık taşlarının arasından otlar biten havuzun kenarına oturttu. Kambur haliyle bir içeri bir dışarı koşa koşa önce bardakları, sonra çayı, en sonra da şekeri getirdi ve yanımıza çöktü.

Bir süre hiçbirimiz konuşmadan, yüzümüz güneşe vererek çayımızı içtik. Sanki avluya açılan odalarda yaşayan üç komşu ikindi vakti avluda her zamanki gibi çay içmek için buluşmuşuzda, zaten hergün iç içe olduğumuz için konuşacak bir konumuz yokmuş ama bu durum da gayet doğalmış gibi, birbirimizi rahatsız etmeden sessizce oturduk. Sonra amca anlatmaya başladı. Beşi yaşayan sekizi ölü çocuğu varmış. Güneydoğu’da ‘Kaç çocuğun var?’ sorusunun cevabı hep dolambaçlı. Yaşayanlar, ayrı, ölüler ayrı, oğlanlar ayrı, kızlar ayrı sayılıyor. O yüzden toplam rakama ulaşmak için birkaç defa toplama çıkartma yapmak gerekiyor. Amca’nın altı çocuğu küçükken hastalıktan ölmüş. Birisi CHP’de çalışıyormuş, Hizbullah saldırısında CHP binasında ölmüş. Birini ölümünü de o da hatırlamadı, ya da anlatmak istemedi. CHP binasında ölen oğulla birlikte aile dağılmış, karısı kalan çocuklarıyla kentin başka bir yerine taşınmış, sakat torununa bakıyormuş. Gelip amcayı ziyaret etmiyormuş. ‘Bi de zeten iftüra attılardı bana, heç gelmez artıh’ dedi. ‘Çocuklar geliyo mu amca?’ dedim. ‘Yok, iftira var üzerimde, gelmezler’ dedi. ‘Yalnız mısın? Nasıl yaşıyorsun?’ diye sordum. ‘Gırkiki yıl önce demiryollarından emekli oldum ben, döwlet bana verdi burayı, burada yaşıyom.’ dedi. ‘Amca bu konak başkasının, devlet sana nasıl verdi ki?’ dedim, ‘Verdi işte, sana ne’ dedi. 'E ya birgün sahipleri gelirse ne yapıcan? Atmazlar mı seni burdan?' dedim. 'Yoh, gelemezler, yasah onnara bırası' dedi.

Akşam konağın eski sahiplerinden birisiyle çay içerken anlattım 'Sizin konağa bi amca yerleşmiş' diye. Güldü, 'Bizim eski kahyalardan birisi ama söylemez, başka hikaye uydurur' dedi. Diyarbakır'da kimin ne dediği, neyi derken aslında neyi kastettiği belli değil. Yine de hikayeler çok hüzünlü, hepsinde ölüm var, insanlar bıkkın, çocuklar isgara içiyor ve oyuncak tabancalarıyla birbirlerini vuruyorlar. Dört gün yetti, artık gidesim var.

Saturday, December 18, 2004

Diyarbakır'da bayram sabahı

14 Kasım, 2004

Akşamın bir vakti vardık Diyarbakır'a. İki gün önce yolda hızla devam ederken yer değiştirmeye çalışıp bilmem kaç kişinin ölümüne neden olan otobüs şoförleri yüzünden çok tedirgin yolculuk yaptım. Bi ara espri olsun diye muavine 'Sizin şoförler de otobüs hareket halindeyken yer değiştirir mi?' diye sordum. Son derece ciddi bir tavırla 'Yok abla, bizim şirkette olmaz öyle şeyler. Bizim şoförler ciddiyetlidir. Çay?' cevabı geldi. Diyarbakır'da dört gün kalıcaz. Bütün bir bayram burdayız. Bayramın son günü Tunceli'ye geçeceğimiz için biletmizi önceden alalım dedik ve Öz Tunceli şirketine girdik. 'Nasıl gidilir? Nerde otobüz değiştirmemiz lazım?' gibi basit sorularıma öyle esrarengiz cevaplar geldi ki anlatamam. 'Bak Hanım Abla ister ordan ister burdan gidin, ister orda ister burda otobüs değiştirin, yol şu kadar saat de tutabilir, bu kadar saat de. Onu kimse bilemez. Kader.' Bu 'kader' lafını gitgide daha sık duymaya başlıyorum buralarda.

Gece Kervansaray Otel'e vardık. Bina muhteşem, 1600'lerde yapılmış gerçek bir kervansaray, ancak savaş nedeniyle Diyarbakır'da turizm falan olmadığı için otel bir miktar dökülüyor, bakımsız. Benim için bir yerde kalmanın koşulu banyo ve tuvalettir. Tuvalet gayet temizdi, banyoda da bol tazyikli sıcak sulu duş var, kalırım dedim, yerleştim. Ertesi sabah bayramın ilk günü. Bütün bir Diyarbakır Mardin Kapı Mezarlığı'na gidip ölülerini ziyaret edermiş. Ben anneannemin, babaannemin ve dedelerimin mezarlarının nerede olduğunu bilmiyorum. Hayatımda hiç ölü ziyaret etmedim, bizim ailede yok öyle bişey. Ölünce, defterde siliyoruz gibi biraz.

Sabahın yedisinde otelden sokağa bir çıktım ki yollardan insan akıyor. Ben bu kalabalığı bir pazar günleri İstiklal'de görürüm, bir de İzmir'de Hıdrellez gecesinde olur. Biz de mezarlığa yollandık. Belediye Başkanı'nın da geleceğini söylediler. Cash'le radyo için ses alır ve Belediye Başkanı'yla mümkünse halkın arasında söyleşiriz diye düşündük. Mezarlığın girişinde sıra sıra çökmüş dilenciler vardı. Yanyana öylece çökmüş oturuyorlardı. Gelenler para vermek yerine önlerinde duran siyah naylon poşetin içine bayat ekmek parçaları, birer bisküvi ya da şeker bırakıyordu. Bazıları da sanırım para karşılığında ölülere kuran okuyormuş. Mezarlık, Diyarbakır surlarının bittiği yerde başlıyor, tepelerden aşağıya doğru iniyor. Bayram sabahı karınca gibi insan kaynıyordu. Kadınların hepsi ya yemenili, ya başörtülü ya da türbanlıydı, bazıları belki de mezarlığa geldikleri için örtünmüşlerdi bilemiyorum. Mezarlık, bebelere baloncular, yeşil minik kitaplarıyla dolanıp cüzi bir meblaya kuran okutacak aile arayan hafızlar, bir mezar taşının başında ağlayan adamın yanında kendi mezar taşının dibinde arkadaşıya gülüşen erkekler, boyasız ayakkabılar, kötü yeşil ve kahverengi tonlarında pardesüler, sakallar ve şalvarlarla kaplanmıştı.

Kalabalıkta sağa sola bakınırken mezarlığın girişinde ceket kravat giymiş bir takım adamlar gördüm. Belki Belediye Başkanı'nın adamlarıdır diye yanlarına gittim. Sonrası aynen şöyle gelişti:
- Günaydın. İyi bayramlar.
- Günaydın.
- Belediye Başkanı'nı gördünüz mü?
- ....
- Bu kapıdan girdi mi yoksa başka bir yerden mi gelicek?
- ....
- Geldi mi acaba buraya?
- (Bir başka adam) Evet, geldi.
- Peki o zaman ben sizin yanınızda dursam çıkarken yakalayabilir miyim?
- ....
- Yani çıkarken size bir selam verir herhalde, o açıdan sorduydum.
- ....
- Ama ben soru soruyorum, siz gözlerinizi kaçıra kaçıra bana gizem yapıyosunuz. Biraz ayıp olmuyo mu?
- ...
- (Bir başkası) Polise soru sorulmaz.
- A! Ama ben İstanbul'da hep sorarım, yolu falan.
Bundan sonra daha üst düzey olduğu belli olan bir başka sivil polis geldi yanıma ve gülümseyerek 'Öyle polise herşey sorulmaz, polis de herşeye cevap vermez.' dedi. Ben de gülümseyerek 'Ayol ben Belediye Başkanı'nın siyasi geçmişini sormuyoum ki, çıkarken burdan geçer mi diye soruyorum. Zati siz dediniz girdi diye demin' dedim. Sonunda üst düzey polis bana yardımcı olmaya karar verdi ve telsizle bir başka polisi arayıp başkanın tam 'koordinatlarını' istedi. Bu arada telsizin diğer ucundan gelen bilgileri de benim duyabileceğim kadar yüksek bir sesle tekrarlamaya başladı.
- Evet... iki kişiler, evet... Kamera var, öyle mi?
Tabi ben burda hemen araya girdim.
- Bizde yok, onlar TRT'ciler. Biz ses kaydı yaptık yalnızca.
Ancak polis bana sevimli bir 'Hadi ordan beni kandıramazsın' bakışı attı. Ben de 'Ya vallahi kameramız yok. Ben fotoğraf çektim sırf, o da turistik' dedim. Polis de yine telsizin öbür ucuna 'Evet... yalnızca fotoğraf... anladım' dedi. Ben 10 dakika daha bekledim, sonra da Belediye Başkanı'nın mezarlıktaki 'koordinatlarını' belirleyecek olan polis Başkan'ın gittiğini söyledi. Kısacası polis tarafında bir güzel oyalandık orada.

Kadir gecesi Konya'da Mevlana Türbesi, bayram sabahı Diyarbakır'da mezarlık derken istemsiz olarak sevap üzerine sevap işliyorum. Hadi hayırlısı.

Thursday, December 16, 2004

Tilki Zosimos

13 Kasım, 2004

Gaziantep'teki mozaik müzesini gezmeyen herkes hayatında bir eksiklik hissetmeli. Mozaiklerin renkleri, detayların zarifliği, üzümlerin turuncu güneş ışığında parlayan morluğu, yanyana rehavet içinde oturup üzüm yiyerek şarap içen çiftin yüzündeki ifade ve yanaklarındaki gamzeleri görmeyenler hayatlarında bazı şeyleri kaçırdıklarını bilmeli. Hepsi tamamen doğal taştan, doğal renklerden yapılmış mozaiklere insan saatlerce bakabilir. Hele bir Çingene Kızı var ki, hafif profilden bakışı ve taştan yapılmuş yüzündeki ifade, ünlü 'Afgan Kızı' ile aynı. Mozaiklerin çoğu isimsiz, hangi sanatçının, zanaatkarın yaptığı belli değil. Ama bir Zosimos var ki aralarında en tilki o. Yaptığı her mozayiğin köşesine adını özenle yazıvermiş, böylece günümüze ünlü mozaikçi olarak bir tek o ulaşmış.

Zamanında Zeugma kentinin bir zengininin havuzunun orta yerinde yeralan devasa bir mozaiği görünce insanın aklına ister istemez bugün Antep'te yaşayan zenginlerin yaşamayı tercih ettiği tek tip siteler ve o sitelerin balkonlarından sarkan yeni temizlenmiş makina halıları geliyor. 'Nerde hata yaptık? Burası nasıl böyle oldu?' diye düşünmeden edemiyorum haliyle.

Gaziantep'teki mozaik müzesine mutlaka gidin. Ancak isteseniz de müzeden sevdikerinize atmak üzere bir kartpostal dahi alamayacaksınız çünkü yeni çıkan müzeler kanununa göre nedense müzelerde hediyelik eşya ve kartpostal satışı yasaklanmış. Kapıda duran biletçiler de çok şikayetçiydi 'Abla vallahi biz de çok üzüldük ama yapcak bişey yok, para getiriyodu bu satışlar, artık o da yok' dediler. Ayrıca kentten almak istediğimizde farkettik ki Gaziantep'te mozaik kartpostalı yok. Ama onun yerine üzerinde dağda rap rap yürüyen komando taburunun yanına photosop'la yerleştirilmiş bikinili Sibel Can, Ebru Şallı kartpostalları var. Ben de aldım arkadaşlara hediye etmek için.

'Gızım, goca sevilmez'

13 Kasım, 2004

Ali Baba türbesi var Gaziantep'te. İlginç bir yer. Zengince olan insanlar gelip içeriye un ve şeker bırakıyorlar, sonra hemen bir fakir gelip bir miktar alıp gidiyor. İnanılmaz bir sirkülasyon. Kapısının önünde ince uzun bir tezgahta naylondan, pembe mavi başörtüleri satılıyor, benim gibi cahil gelip türbeye girmek isteyenler örtünebilsin diye. Türbeci amca çok matrak. Kocaman, tombul, fakirlere yardım edilen odanın önüne oturmuş, yardımın adil dağıtımından sorumlu. Dedesinin babasıymış Ali Baba. Amca da aslında İstanbul'da doğmuş ve St. Joseph mezunuymuş ama türbe olayı ailede O'nun üstüne kalınca tabi tası tarağı toplamış geri dönmüş İstanbul'dan Antep'e. O günden beri de Türbe'de oturup yardım dağıtıyormuş. 'Bir tek un ve şeker değil tavuk da dağıtıyoruz' deyince bende jeton düştü kapının önünde neden ciyak ciyak bağıran canlı tavuk satıldığına dair. Jetonun düşmesiyle de arkamda minik, boğuk bir ciyaklama ve 'khırşt' sesi duymam bir oldu. Zengince biri geldi, kapının önünden aldığı tavuğu bahçede kestirip gitti. Anında bir fakir içeri geldi ve tavuğu aldı.
Ben dayanamadım, tam çıkıcam kapıda oturan minik bi teyzeye ilişti gözüm. 'Meraba,' dedim. 'Batı'dan geliyoruz, haliyle genel bir turist salaklığı var üzerimizde. Amerikalı gibi ona buna selam veriyoruz devamlı. Allahtan kadın selamımı aldı 'Meraba gızım, şeker ister misin? Gocana, çocuklarına gotür' dedi. Demek çoluklu çocuklu görünecek kıvama gelmişim diye düşünürken, Güneydoğu'da 15 yaşında da çoluklu çocuklu olunabileceğini hatırlayıp rahatladım. 'Teyze ben evli değilim, sağol, ihtiyacı olan alsın' dedim. Teyze hemen lafı yapıştırdı 'Aman gızım evlenme zati, ben evlendim de n'oldu? Hep mıtsız, hep mıtsız, oldü de gurtuldum.' Teyze açık sözlü, ölünün arkasından rahat konuşuyor, kanım kaynadı hemen. 'Boşasaydın Teyze' dedim. 'Olur mu heeeç? Nirdeee? Zaten dovüp duruyodu, iyicene gebertirdi' dedi. 'E senden önce geberdiği iyi olmuş o zaman' dedim. İkimiz de onaylayarak kafamızı salladık. 'Çoluk çocuk var mı?' diye sordum. 'Var, iki dene gız. Onnar da evliler. E mıtsızlar işte.' dedi. 'Evlendirmeseydin. Kendileri sevdikleriyle evlenseydi keşke. Belki mutlu olurlardı' dedim. Yüzüme garip garip bakıp 'Gızım, goca sevilmez. Kimnen gerekiyosa onnan evlenirsin' dedi. Teyzenin argümanlar tuhaf ama kendi içinde sağlam. Kızların ikisini de varlıklı kişilerle evlendirmiş. Kadın da haklı kızlar sevdikleriyle evlenseler dayak yemiycekler miydi? Fakir ama mağdur aşık eşini el üzerinde mi tutacaktı? Yoo. Yine aynı eziyeti yaşayacaklardı. En azında şimdi çocuklar okula gidiyor, akşam masaya dosdoğru yemek geliyor. Bu Güneydoğu benim değerlerde yavaş yavaş sapmalar oluşturuyo, doğrumla yanlışım hafif hafif şaşıyo ama neyse.

Friday, November 26, 2004

Fıstıkkıran ailesi

12 Kasım, 2004

Arife günü Gaziantep'te yollarda geziyoruz. Antep kebap ve baklava kenti. Çok etçi değilim ama İmam Çağdaş diye bi yerde patlayıncaya kadar hayatımın en iyi kebaplarını yedim. Akşam da geleceğimizi söyledik, hesapta iltifat ediyoruz, adamlar 'Abla, şu anda itibaren mutfak kapalı bayram için verilen baklava siparişlerini yetiştiriyoruz.' dedi. Bir sürü baklavacının yanyana sıralandığı bir cadde var, hayatımda böyle şey görmedim. Vitrinler dün doluydu, bugün tamamen boşalmış, her bir dükkanda en az üç garson, ya da çırak, ya da usta deli gibi kilo kilo, tepsi tepsi baklava paketliyolar, sonra üstüne hangi aileye gidecekse onun soyadını yazan bantlar yapıştırıyolar. Bunların hepsi karınca hızında gerçekleşiyor. Baklavacı sokağından ayrılıp gününü bizimle geçirmeyi kabul eden Antep'li gazeteci M'yle daha fakir mahallelere gittik. Kentin biraz dışında hayatını Antep fıstığı kırarak kazanan aileler varmış. Ben barlarda, evde rahat rahat saymadan yediğimiz her bir fıstığın tek tek elde kırıldığını bilmiyordum. 'Çoluk, çocuk, kadın, erkek bütün gün fıstık kırıyolar' dedi M. bize. Bahsedilen fıstıkçı ailelerden birisinin evine konuk olduk. Evin erkeği önce bizi çok kötü, çok şüpheli, çok asık suratlı bir şekilde karşıladı. Ne yapmak istediğimizi anlatınca 'Ben bilmem aha onna gonuşun' diye eşini gösterdi. Evin önünde minicik bir avlu, avluya atılıvermiş pis mi pis bir çarşaf, çarşafın üzerine doğru bir çuvaldan dökülmüş ucu kapalı fıstıklar, ve bir eliyle sümüklerini silerken diğer elleriyle fıstıkları kıran, sıkıldıkça da çarşafın, yani fıstıkların üzerinde çamurlu ayaklarıyla yuvarlanan çocuklar vardı. Konya'da et olayından sonra Antep fıstığı da benim için bitmiştir.
Kadının anlattığına göre bir günde bir çuval fıstık kırıyolarmış. Çuval başına toplam 3 milyon alıyorlar, yani kilosu 200,000 TL falan. Ayda toplam 90 milyon ediyor. Kocası hamalmış, ama onun da hergün işi olmuyormuş. Hele şimdi bayram öncesi diye hiç işi olmuyomuş. Ha çocuklar mı? Böyle fıstık kıracaklarmış, başka ne yapabilirlermiş ki? Okula da gidememişler kitap defter parasını denkleştiremedikleri için. Ama iyiymişler Allaha şükür, çünkü daha da kötüleri varmış. Gaziantep'in varoşları fıstık kıran aileleri barındırıyor. Binlerce, onbinlerce kadın ve çocuk evlerinin önündeki kaldırımda pis suların arasında yere serdikleri çarşafların üzerinde fıstık kırıyorlar. Çoğu Urfa'dan göçmüş. 'He orası daha bi gotuydu, bu yine daha eyi,' dedi fıstıkkıran anne. Ben daha kötünün ne olduğunu gözümde canlandıramadım.

Avrupa Birliği falan sormadık fıstıkkıran anneye. Fotoğraf çektirmedi. 'Bi gere çektülerdi, sonra eylem (ailem) gızdı bana' dedi. Yabancı bir web sayfasında çıkacağını, ailesinin kesinlikle haberi olmayacağını anlatamadık.
AB standartları mı dediniz? Fıstıklar yerlerde kırılıyor, etler sokaklarda bekliyor, tavuklar bahçelerde kesiliyor. Yoksulluğun bile standardı yok burada, gitgide artıyor.

Thursday, November 25, 2004

Ara yazı: Pınar neden devamlı bağırıyor?

Otobüsteki yaşlı din kumkuması amcanın, yanındaki oğlanla yanacıktan öpüşüverdi diye genç bir kıza nasıl bağırıp küfettiğini ve bizlerin de bu sakil manzarayı istemeden izlemek zorunda kaldığımızı yazmıştım. Akşam bir kadın arkadaşıma olayı telefonda anlatırken ilk tepkisi 'Neden herife girişmediniz?' oldu. O anda bende aniden jeton düşmesi mi desem, flaş çakması mı desem bişey oldu. 'Gelinim ol' programına agresif bi kızcağız var Pınar diye, herşeye, herkese bağırıyor, cinnet geçiriyor, sağa sola saldırıyor, kızınca insanların üzerine falan yürüyor. İşte ben bu kızı anladım, empati kurdum. Ayrıca halkın neden devamlı bu kıza oy verdiğini de anladım. O kadınlar evlerinde, köylerinde öyle bir eziliyor, öyle bir horlanıyorlar, durduk yere gereksiz, anlamsız öyle saldırılara maruz kalıyorlar ki haklarını savunmanın tek yolu karşıdakine saldırmak oluyor. Yani dinsizin hakkından ancak imansız gelebiliyor. Pınarcağız ve O'nun gibi titile kakıla büyüyüen bir genç kız güruhu hak aramayı ancak karşıdakina girişmek zannediyor. Ekranda ona oy verenler de, Pınar ev ahalisine, kaynanaya, diğer gelince giriştikçe deşarj oluyo rahatlıyor, çünkü Pınar girişmezse birileri Pınar'a girişecek zaten. Kızcağız aslında canını kurtarmaya çalışıyor. Türkiye'de aile olayı bir tür 'survival of the fittest.' Ormanda ölmemek ve soyunu devam ettirebilmek için bütün gücünle, içgüdülerinle, bedeninle savaşman gerekiyor.

Adana Antep Yolu'nda ahlak dersi

11 Kasım, 2004

Konya'da yola çıkıp Adana üzerinden Gaziantep'e gidiyoruz. Konya - Adana arasındaki karayolu hayatımda gördüğüm en etkileyici manzara. Otobüs Toroslar'dan inmeye başlıyor, yol yaklaşık iki saat boyunca kıvrıla kıvrıla dağların arasından aşağıya doğru iniyor. En tepeden aşağıya doğru bakarken dağın dibindeki vadi üzerini tamamen kaplayan bulutlar nedeniyle görülmüyor. Dağ o kadar yüksek, bulutlar da o kadar aşağıdaki manzara sanki uçak manzarası. Bilinmez, tuhaf, beyaz saydam bir boşluğa doğru yol alıyor otobüs. İki saat sonra otobüs kayalarin arasında asılı duran bulutların seviyesine ancak indi ve ilk durak Mut'ta ilk 10 dakikalık ihtiyaç molamızı verdik. Uzaktan gördüğümüz sararmış, kahveleşmiş 'WC' tabelasını es geçip sağa sola bakıyorum. Mut esnafı kelime oyunlarına pek meraklı. 'Mut'lu Otobüs LTD,' 'Mutlular Dolmuş,' 'Mutlu Kebap ve Büfe' tabelaları sisler içinde güneşi kaybetmiş kasabanın tek mutluluk kaynağı gibi.

Adana'da terminalde hızlıca geçirilen bir yarım saatten sonra Gaziantep otobüsüne yerleştik. Dün akşam Konya'da yaşadığımız kara iklimi yol boyunca Akdeniz iklimine dönmüş, şimdi aynı gün içinde Güneydoğu'ya başka bir iklime ve toprağa doğru yol alıyoruz. Sıcaklık, nem ve doğadaki değişim inanılmaz. Aylardan Ramazan, otobüste çay kahve ikramı istemedikçe yok ama hemen herkesin ağzında bir Ülker bisküvisi, önünde bir çay. Otobüs tam Gaziantep'ten kalkacakken bir yolcunun aşağıda kaldığını söylediler. Durduk ve yaklaşık iki dakika falan kalan yolcuyu bekledik. Bu arada sevimli bir genç kız, yanında aynı sevimlilikte bir oğlanla söyleşe söyleşe yarı yürüyüp yarı koşarak otobüse geldi bindi. Binerken de oğlanla yanaktan öpüşüverdi. Arkamda pturan başı takkeli, eşi örtülü amca manzarayı görünce dayanamadı binen kıza bağırmaya başladı. Neden genç kalmışmış, herkes onu bekliyomuş, utanmıyomuymuş. Aslında olay kızın gecikmesi falan değil, oğlanla sarılıp yanaktan öpüşüvermesi. Bazi tipler vardır, gençlerden nefret ederler çünkü onların yaptıklari şeyleri yapabilmeyi isterler, içten içe özenirler, ama artık biraz geçtir. İşte amca da hem bu nefretle, hem içinde kök salmış muhafazakarlik tohumlarıyla kıza bir girişti kızcağız ne yapacağını şaşırdı. Ayrıca adamın kıza bağırıken o kadar rahat ve fütürsüz bir hali vardı ki anlatamam. Kendi evinin içindeki sarsılmaz, sorgulanmaz, genel geçer ve sonsuz otoritesini, o cahil kafasıyla hiç tanımadığı insanlar üzerine o kadar rahat salıyordu ki. Bağırmanın içine küfür karıştı, tükürük karıştı, yanında oturan eşi karışmadı, o öylece boş gözlerle pencereden dışarı bakmaya devam etti. Kızcağız 'sizli bizli' bir dille özür dilemeye çalışırken, 'senli benli ve eşşoleşşekli' cevaplara maruz kaldı. İki dakikalık gecikmesi kıza bel altından vurulan ahlaki bir yumruk olarak geri döndü. Ben çok üzüldüm, bağırışmalar biraz azalınca amca'nın görebileceği şekilde kıza çantamdan çıkarttığım elmayı verdim, 'ye de sinirlerin yatışsın biraz' diye. Karşılıklı gülümsedik, biraz sonra da o bana pembe bir tükenmez kalem hediye etti. Okuduğum kitabın ilk sayfasına not düştüm '11 Kasım 2004, Adana Antep Karayolu' diye.

Wednesday, November 24, 2004

Konya'da Kadir Gecesi

9 Kasım, 2004

Ankara'dan sonra ikinci durak Konya. Tesadüfen Kadir gecesi Konya'daydık. İnanılmazdı. Herkes, bütün kent ve çevre kasabalar ve köyler olduğu gibi Mevlana Türbesi'ne aktı. Zannedersin İzmir Fuarı. Konya'da Kadir Gecesi önce Konya'lı erkeklerin kentteki bütün büyük camilerin içinde, bahçesinde ve kaldırımlarında kitlesel olarak namaz kılmasıyla başladı. Namazdan sonra her caminin avlusunda halka şerbet dağıtıldı. Bir anlamı varmış ama ben şu anda unuttum. Cash'le bir iki camii gezdikten sonra Mevlana Türbesi'ne gittik. Tam mahşer kalabalığı. Herkes içeriye hücum ediyor. Türbe'nin girişi çıkışı birbirine karışmış, çıkıştaki bekçi canhıraş şekilde kapıdan girmeye çalışanları 'Girmeyin ulaaağn, gapı burası deeeeğl' diye bağırarak ittiriyor ama o kalabalık tek kişinin azmiyle geri adım atacak bir kalabalık değil, her bir boşluktan insan akıyor türbeye. Ben o kalabalıkla birlikte ayyakabıları çıkartıp kapalı herhangi bir alana girme cesareti gösteremedim ve türbeyi gezmeyi ertesi güne bıraktım. Cash'le beraber türbenin önünde oturup seyyar satıcıların sattığı her türlü yiyecekten yiyerek çene çalıp insanlara baktık. Açıkçası ortam öyle çok dini, ruhani bir ortam değildi. Kadir gecesi olması nedeniyle türbeye gelen kalabalık daha çok gidecek başka hiçbir yer olmadığı için oraya gelmiş gibi duruyordu. Kıkırdamalar, kahkahalar arasında renkli macun, kestane, patlamış mısır, tespih ve her türlü hediyelik Mevlana ürünü satıcıları türbenin çevresinde satış yapıyorlardı. Gecenin ortasında gaz lambasıyla çok hoş göründüğü için fotoğrafını çektiğim patlamış mısırcı biraz sonra gelip bana bir kese kağıdı patlamış mısır ikram etti. Bu arada elimde kamerayı gören bütün esnaf birer birer fotoğraflarını çekmemi istedi. En son seyyar çorapçı da 'Abla beni de çek' deyince, 'Yahu kaldırımda bi sürü kara çorapla niye çekiyim ben seni?' dedim. Hemen yandaki tezgaha yaklaşıp ordan üzerinde ayet olduğunu tahmin ettiğim altın sarısı çerçeveli bir yazı aldı aline ve 'Abla bunla çek, bu güzel hem' dedi. Ben de çektim. Kalabalık belki geceyarısına kadar dinmedi. Hakikaten inanılmazdı.

Bu arada Konya'daki yerel tv'lerden bi tanesi 'Kadir Geceniz Mübarek Olsun' programı yapmış. Olayın özü şu: Donuk bir 'Kadir Geceniz Mübarek Olsun' yazısı altında sevgili Konyalıların Kadir Gecesi'ni kutlayan kişi ve kurumların tek tek adı çıkıyor. Bunların da çoğu işyerinin kartvizitinden çekilmiş donuk kareler: Konya Koymaz Süt yazısı çıkıyor, sonra tok bir kadın sesi bildiri okur gibi 'Konya Koymaz Süt Kadir Gecenizi Kutlar' diye bağırıyor. Sonra KonMesKom çıkıyor aynı ses yine bağırıyor. Arka planda vurmalı çalgıların ağırlıkta olduğu yarı mistik yarı ritmik bir müzik çalıyor. Kadir Gecesi dolayısıyla bir yıllık reklam parasını topladılar yani. Vallahi helal olsun.

Konya'da fabrikatörü de, belediyenin ramazan çadırında yiyen fakiri de Avrupa Birliği deyince 'Girmemiz lazım, bize iş lazım, ekonomi için AB lazım' diye cevap veriyor. Konya'nın 'yeşil' imajından rahatsızlar. Belediye Başkanı AKP'den,
%60'ın üzerinde oyla seçilmiş başkanlığı SP'nin elinden alıvermiş, insanlar konuşurken 'evet muhafazakarız ama bizi yansıttıkları gibi de değil' diye şikayet ediyorlar. Oturup birşeyler yenip içilebilecek hoş yerler yok ama olsa insanlar gidecek gibi, Mc Donalds dahil açık olan birkaç yer dopdolu. Türbanlı iki üniversite öğrencisi üniversite yıllarında Konya'da yaşamak için Selçuk Üniversitesi'ni özellikle istediklerini söylediler. Belli bir muhafazakarlık oranı hayatlarını kolaylaştırıyor, çevrelerini onlar için daha yaşanılır kılıyor belli ki. Kapıda başlasını açıyolarmış, akşam olunca hop tekrar kapatıveriyorlarmış. Onlar da AB'ye girmek istediklerini söylediler. Biraz daha cin olanı 'Ama artık türban orda da sorun, biz inanç özgürlüğümüz için istiyoruz AB'yi ama bundan sonra o da belli değil' diye de ekledi.

Ramazan olması nedeniyle lokantaların çoğu kapalı. Açık olanlarda da etli ekmek dedikleri pide ve böyle yağlı büyük ve yumuşak bir et türünden başka bir yiyecek yok. Halil İbrahim sofrası diye minik bir yer var, sakın gitmeyin, bizi çok feci kazıkladılar. Mevlana Sofrası diye bir yeri tavsiye ettiler, Türbe'nin hemen arkasında iki katlı otantik bir yer. Ancak ramazanda kapalıydı ve ben 'Acaba açık mıdır ve açıksa kapısı nerdedir' diye gezerken kapıyı bulamadım ama yerde duran etleri buldum. Bence orda da yemeyin.

Ankara Istanbul treni

8 Kasım 2004

15 günlük Anadolu turnesine Istanbul'dan Ankara'ya giden yataklı trende başladık. Ben teorik olarak trenleri çok sevsem de tren konusunda hep şanssız olmuşumdur. Geçen sene hava koşulları yüzünden uçakların kalkmadığı bir iki gün vardı. Trenle Istanbul'a gelelim dedik. 8 saatlik yolda bir artı 8 saat daha rötar yaptı tren. Sabah Istanbul'a varmışızdır herhalde diye uykulu gözlerle dışarıya bakıp da pencereden akan 'Eskişehir' yazısını görünce kanım donmuştu. Daha önce yine Istanbul'a trenle gelirken tren o kadar çok sallanmıştı ki restorandaki 'dilek ve şikayetleriniz' kutusu kafama düşmüştü. Bu sefer yalnızca 3 saatlik bir rötarla Ankara'ya vardık. Hayatımın en eylenceli tren yolculuğuydu. Cash'le restorana gittik hemen. Eski alışkanlık masalar dolar diye 20 dakika önceden restoranda konuşlandık ama restoran bütün gece bomboştu. Garson 'Kazadan beri böyle, kimse binmiyo abla,' diye açıkladı durumu.
Biz restorana girdiğimizde iki masa daha vardı. Birinde yaşlıca bi amca, diğerinde orta yaşlı bi bey ve aynı yaşlarda bi kadın karşılıklı oturuyodu. Üçü de gayet neşeli bir sohbetin ortasındaydılar. Kadın arada bir 'Ay ben senin metresinim' diye yaşlı amcaya benim pek de hoşlanmadığım tarzda espriler yapıyodu. Hatta bi ara amcanın cebi çaldı, kadın atılıp açtı ve 'Buyrun ben falanca beyin metresi ay hah hah haaayt' diye tuhaf konuşmalar yaptı. Baktım amca da keyifli keyifli gülüyor, tepki vermiyor, kendilerince ortam hoş artık gerisi beni ilgilendirmez diye düşündüm. Tabii ki üçüncü biradan sonra hepimiz tanışıp kaynaştık. Benim tanışık olduğunu zannettiğim bu üçlü meğersem o akşam tren beklerken Kadıköy'de bir barda tanışmışlar. Amca CHP'liymiş, orta yaşlı adam kendisini 'komunist işadamı' olarak tanıttı, kadın da 'Ben MHP'liyim arkadaş. Kafatasçıyım, başka da tanımam' diye kestirip attı. Ailesi Selanik'ten gelmiş, kafatası olayına nerden takmış anlamadım ama üzerinde de durmadım. Artıkj çok demode olan kötü kötü tezleri vardı hemen her konuda. Benim Istanbul'dan başlayıp Kars'a kadar geze geze gideceğimi duyunca hepsi beni önceden bilgilendirmek istedi. Hem hiçbir konuda hemfikir değildiler ama aralarında kaynaşmışlar, sırayla bana düşüncelerini söylediler. Kısaca ''Türkiye tam demokratk olmasa da güzel, hoş, mutlu bi yer, öyle ayrımcılık falan da yok, batılılar abartmasın, abuk subuk konuşmasın'' şeklinde özetlenebilir. Bu konuşmalar kafatasçı hanımın trende gayet ucuz olan bira parasından sakınıp çantasından gizli gizli kutu bira çıkartması ve bizim 'yapmayın, vallahi ayıp oluyor, şunun şurasında bira ne kadar zaten' şeklindeki uyarılarımıza rağmen 'Hadiiii, içiiiin, beleeeeş' diyerek bardaklarımıza boca ettiği biraları içmemiz esnasında gerçekleşti. Tuhaf ve acayip politik bi geceydi. Biz Türkler acaba devamlı politika mı konuşuyoruz? Bilgili ya da bilgisiz farketmeden, yarım yamalak, kulaktan dolma bilgilerle birbirimizi çürütüyor ya da hak veriyoruz. Yeni tanışan dört kişi, gecenin bir vakti bir tren restoranında azınlıklar, Türk kimliği, Avrupa Birliği hakkında sarhoş sarhoş ahkam kestik. Ben sabah kahvaltı için restorana geri döndüğümde CHP'li yaşlı amca bir başka yaşlı amcaya 'Evren Paşa CHP'yi destekledi ANAP kazandı. Desteklemeseydi olmazdı. Yüzbaşı tak tak yaptık hepimiz, sonra tabi sol başını duvara vurdu' diye hala dert yanıyordu.

Monday, November 08, 2004

'İftar nerde?

8 Kasım 2004

15 gün sürecek bir yurt gezisine çıktım. Gezinin ilk durağı Ankara, sonra Konya derken Gaziantep, Diyarbakır, Tunceli ve Kars'a kadar şehirlerarası otobüslerle gideceğiz. Başıma gelenleri gördüklerimi daha sonra buraya yazabilmek için not deferim de yanımda. Herşeyi en baştan döndükten sonra yazmak zorunda kalabilirim çünkü öyle sık sık internete girme şansım olmayacak. Şu anda da Ankara Dedeman Otel'in lobisindeki bilgisayardan yazıyorum. Saat 16:32, iftar vakti yaklaştıkça koskoca lobiyi de kızartma ve et kokusu sarmaya başladı. Demin dalmış maillarımı kontrol ederken 20'li yaşlarının ortalarında görünen iyi giyimli bi oğlan çocuğunun panik sorusuyla zıpladım: 'İfter nerde?' İftarın yerini bildiğimden, benim de onun gibi oruç tuttuğumdan, şu andaki tek ortak amacımızın iftar center'i bulmak olduğundan o kadar emindi ki. 'Vallahi hiç bir fikrim yok' dedim. Çocuğun o ana kadar suratındaki 'geç kaldım, iftar center'ı bulamıycam, aç kalıcam, sahura kadar bekleyemem, allahım ben bu otelde, bu lobide ölücem' ifadesi aniden 'nassssı yani?' ifadesine öyle bi döndü ki anlatamam. Zannedersin Angel dizisindeki karakterlerden biriyim ve 'iftar nerde?' diye soranlara anidem vampir oluyorum. Yanındaki arkadaşlarıyla iftari aramaya giderken arkasını dönüp sönüp bakıyodu hala ya. Acaba oteldeki oda numarasını öğrenip gece 'Merbaaa. İftarı bilmiyorum ama sahuru oda servisi yapıyolarmış, ben de bu saatte yalnız yenmez dedim. Bu da bi şişe Angora, dolaba koyarsak beş dakkada soğur hemencecik,' diye sevimli bi süpriz mi yapsam. Oruç tutmamak demek sahuru paylaşmamak demek olmamalı diye düşünüyorum.

Thursday, October 21, 2004

Yavuz Bingöl ve İnsan Hakları

Dün bir konferanstaydım. İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen'i bulmam gerekiyordu. Kalabalıkta bir ara uzaktan gördüm ama sonra kaybettim. Nerden bulurum, nerden bulurum derken aklıma vakfın standına gidip sormak geldi. Hani onlar bilirler nerde oluğunu diye. Neyse gittim, standda bir kız oturuyo, önünde vakfın kitapları. 'Merhaba, demin Yavuz Beyi'i gördüm ama şimdi kaybettim, acaba siz nerde olduğunu biliyo musunuz?' dedim. Kız, biraz cool biraz da heyecanlı 'Yavuz Bingöl?' dedi. 'Yok,' dedim 'Yavuz Önen. Var ya hani sizin Vakfın Başkanı. Kız 'Ha, O'nu tanımıyorum' dedi.
Yahu Yavuz Bingöl'ün Avrupa Birliği Konferansı'nda ne işi var? Ayrıca ben Yavuz Bingöl'ü neden İnsan Hakları Vakfı'ndan arıyım. Adam kendi hakkını kendisi koruyodur. Ve ayrıca Vakfın başkanının adı Yavuz, ilk anda insanın aklına türkücü mü gelir. Çağrışımlar krrliçesine içten bir 'bravo' çekiyorum.